Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Gönderen Konu: Yeraltından Notlar/Fiyodor Dostoyevski    (Okunma Sayısı 94 defa)
 
SECURITY ADMIN
*


Rep Gücü: 32
Rep Puanı: 1237




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 7522
Üye No: 1146
Nerden:
Üye Bilgileri: Üyelik Bilgileri
Mail: E-Posta
METALLICA
 
« : 21 Haziran 2008, 20:48:24 »

Yeraltından Notlar/Fiyodor Dostoyevski

--------------------------------------------------------------------------------



Bu notlar da, bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür.

Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne

alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda

bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu

olduğunu kabul ederiz. Benim bütün isteğim, pek yakın bir

zaman öncesinin tiplerinden birini herkesin gözleri önüne daha

açık olarak sermektir. Bu tip, henüz tükenmemiş kuşağın bir

temsilcisidir. "Yeraltı" adını verdiğimiz bölümde bu kişi

kendisini, düşüncelerini açıklamakta; sanki bununla

toplumumuzda niçin bulunduğunu, bulunmasının neden kaçınılmaz

olduğunu söylemek istemektedir. İkinci bölüm ise bu kişinin

yaşamındaki birkaç olayı anlatan gerçek anılardır.


Fiyodor DOSTOYEVSKİ




YERALTI

Ben hasta bir adamım... Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir

adamım ben. Sanıyorum, karaciğerimden hastayım. Doğrusunu

isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var, ne de neremin

ağrıdığını tam olarak biliyorum. Tıbba, hekimlere saygı

duymakla birlikte, şimdiye dek tedavi olmadığım gibi, bundan

sonra da böyle bir şey düşünmüyorum. Üstelik boş inançları

olan bir insanım, hem de tıbba saygı duyacak kadar. (Oldukça

iyi bir öğrenim gördüm, boş inançlara inanmamam gerekirdi, ama

inanıyorum işte.) Hayır, hayır, salt hıncımdan dolayı tedavi

olmak istemiyorum. Siz bunu anlayamazsınız. Ama ne ziyanı var,

ben anlıyorum ya! Bu huysuzluğumla kime kötülük edeceğimi

açıklamak elimde değil, bunu ben de bilmiyorum; bildiğim bir

şey varsa, o da tedaviden kaçmakla hekimlere bir "zarar

veremeyeceğim", olsa olsa bütün zararı kendimin çekeceğidir.

Yine de hıncımdan tedavi olmuyorum! Karaciğerim ağrıyormuş,

varsın daha beter ağrısın!

Epeydir böyle yaşıyorum, belki yirmi yıldır. Şimdi

kırkımdayım. Eskiden çalışırdım, şimdi görevi bıraktım. Ters

bir memurdum. Kabaydım, kabalığımdan zevk alırdım. Rüşvet

yemediğime göre, demek oluyor ki kendimde, kaba olma hakkını

görüyor, bununla kendimi ödüllendiriyordum. (Kötü bir nükte,

ama olsun, karalamayacağım. Yazarken güzel olacağını

sanmıştım, şimdi bakıyorum da çirkin bir böbürlenmeden öteye

geçememişim. Böyle olduğunu bile bile karalamayacağım işte!)

Masama gelenlerin işini, dişlerimi gıcırdata gıcırdata yapar,

birinin kırıldığını görsem, bundan büyük bir zevk alırdım.

Hemen hemen her zaman da gücenen biri çıkardı. Çoğunlukla

korkak kimseler olurlardı. Ricacı milleti değil mi?.. Yalnızca

kendini bilmez bir subaydan nefret ederdim. Bir türlü yola

gelmek bilmez, kılıcını şakırdatarak, karşımda iğrenç bir

gururla dikilirdi. Kılıcı yüzünden bu adamla tam bir, bir

buçuk yıl savaştım. Sonunda da yendim onu. Kılıcını

şakırdatmaktan vazgeçti. Hoş, bu olay gençliğimde olmuş bir

şey. Ama sevgili okuyucularım, asıl hıncımın nereden geldiğini

biliyor musunuz? Durumumun püf noktası, bütün rezilliği de

burada ya... Benim asıl kızdığım şey, en sinirli anlarımda

bile içimde bir öfke ya da hıncın bulunmaması, bütün

cartcurtları yalnızca gönlümü hoş tutmak için yapmamdı.

Öfkeden ağzım köpürmüşken biri biraz gönlümü alsa ya da önüme

bir bardak çay sürse hemen yelkenleri suya indirirdim. Bununla

da kalmaz, ona karşı bir yakınlık duyardım; ama sonra kendime

kızar, utancımdan birkaç ay uykularımdan olurdum. Yaratılışım

böyleydi işte.


Yukarıda ters bir memur olduğumu söyledim ya, yalan! Hırsımdan

öyle söyledim. İş sahiplerine de, subaya da caka satardım;

gerçekte hiçbir zaman ters biri olamamışımdır. Her an içime

bunun tam karşıtı bir sürü duygunun dolduğunu hissederdim. Bu

duygular içimde kıpır kıpır eder dururlardı. Bunların yaşamım

boyunca böyle kaynaştıklarını, dışarı taşmak için fırsat

kolladıklarını bilirdim, ama bırakmazdım, bile bile

bırakmazdım. Utancımdan yerin dibine girecek durumlara mı

düşmedim, beni çarpıntılar mı tutmadı bu yüzden: bıktım,

canımdan bezdim! Bunları yazarken sanki bir şeylere pişman

olmuşum, sizden özür diliyormuşum gibi bir halim mi var

beyler?.. Kalıbımı basarım, öyle düşünüyorsunuzdur. Bununla

birlikte sizin ne düşündüğünüz vız gelir bana...

Benim nasıl bir adam olduğum da belli değil: Ne ters bir

adamım, ne uysal; ne alçağım, ne onurlu, ne kahramanım, ne de

korkak... Kendi köşeme çekilmişim; zeki insanların önemli bir

iş tutamayacakları, tutanlarınsa aptal oldukları gibi kin

dolu, hoş bir avuntuyla günlerimi doldurup gidiyorum. Evet

efendim, 19. yüzyıl insanı en başta iradesiz olmalıdır, böyle

olmak onun boynunun borcudur; iş beceren, iradeli adam aptal,

dar kafalıdır. İşte benim kırk yıllık yaşamımda vardığım

sonuç! Kırk yaşındayım artık; şaka değil, kırk yıllık koca bir

ömür, yaşlılığın ta kendisi! Kırkından fazla yaşamak ayıptır,

aşağılıktır, ahlaksızlıktır. Kim yaşar kırkından fazla? Haydi,

bana açıkça, elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin! İsterseniz

size ben açıklayayım: Aptallar, namussuzlar yaşarlar kırkından

sonra. Bütün ihtiyarların, o ak saçlı, güzel kokular sürünmüş

saygıdeğer ihtiyarların yüzüne karşı söylerim bunu! Hatta

çıkar, sokaklarda haykırırım! Buna hakkım var, çünkü kendim de

altmış yaşına kadar yaşayacağım! Üstelik yetmişimi, seksenimi

bulacağım! Öf! İzin verin, biraz soluk alayım!..

Beyler, sizi güldürmek istediğimi sanıyorsunuzdur belki de.

İşte bunda da yanıldınız. Ben sizin düşündüğünüz ya da

düşünebileceğiniz gibi şakacı bir adam değilim; ama bütün bu

gevezeliklerime sinirlenerek (sinirlendiğinizi epeydir

hissediyorum), benim ne biçim bir adam olduğumu sormak

istiyorsanız yanıt vereyim: Küçük bir memurdum. Yalnız karnımı

doyurmak için (yalnız bunun için) çalıştım; geçen yıl uzak

akrabalarımdan biri bana altı bin ruble miras bırakınca hemen

istifamı bastım ve oturduğum şu köşeye yerleştim. Eskiden de

burada otururdum, ama şimdi iyice yerleştim. Kentin kıyısında

kötü mü kötü bir oda burası. Hizmetçim, ahmaklık derecesinde

hırçın, yaşlı bir köylü karısı; ondan pis bir kokunun

yayılması da her şeye tuz biber ekiyor. Petersburg ikliminin

sağlığıma zararı dokunmaya başladığını, ufacık gelirimle

başkentte yaşamamın güç olacağını söylüyorlar. Bu deneyimli,

akıllı, evet efendimci öğütçülerden daha iyi bilirim ben ne

yapacağımı. Yine de burada, Petersburg'da oturacağım, buradan

bir yere adım atmam! Niçin mi gitmek istemiyorum? Hiç...

Gitmişim ya da gitmemişim, ne fark eder?

Aklı başında bir adamın sözünü etmekten en çok zevk alacağı

konu nedir, bilir misiniz?

Yanıt: Yine kendisi...
Logged


Zümrüt gözlü civa daldı karanlığa
Görenlere lanet niteliğinde olan yeşil taşlar
avını gördü,alçaldı ve yere düşemeden onu parçalarına ayırdı

Gölge çığlık attı,insanı andıran ama insanlığa küfür olan sesiyle
Civa aman vermedi,göğsünü deldi,bir fırtına gibi geçti içinden
Baktı gölgeye,bu kaçıncıydı bu gün diye sordu kendine
Omuz silkti,ne farkeder,daha çok işim var dedi ve daldı karanlığa yine..
.
 
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: