|
|
 |
« : 21 Haziran 2008, 20:48:24 » |
|
Yeraltından Notlar/Fiyodor Dostoyevski
--------------------------------------------------------------------------------
Bu notlar da, bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür.
Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne
alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda
bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu
olduğunu kabul ederiz. Benim bütün isteğim, pek yakın bir
zaman öncesinin tiplerinden birini herkesin gözleri önüne daha
açık olarak sermektir. Bu tip, henüz tükenmemiş kuşağın bir
temsilcisidir. "Yeraltı" adını verdiğimiz bölümde bu kişi
kendisini, düşüncelerini açıklamakta; sanki bununla
toplumumuzda niçin bulunduğunu, bulunmasının neden kaçınılmaz
olduğunu söylemek istemektedir. İkinci bölüm ise bu kişinin
yaşamındaki birkaç olayı anlatan gerçek anılardır.
Fiyodor DOSTOYEVSKİ
YERALTI
Ben hasta bir adamım... Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir
adamım ben. Sanıyorum, karaciğerimden hastayım. Doğrusunu
isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var, ne de neremin
ağrıdığını tam olarak biliyorum. Tıbba, hekimlere saygı
duymakla birlikte, şimdiye dek tedavi olmadığım gibi, bundan
sonra da böyle bir şey düşünmüyorum. Üstelik boş inançları
olan bir insanım, hem de tıbba saygı duyacak kadar. (Oldukça
iyi bir öğrenim gördüm, boş inançlara inanmamam gerekirdi, ama
inanıyorum işte.) Hayır, hayır, salt hıncımdan dolayı tedavi
olmak istemiyorum. Siz bunu anlayamazsınız. Ama ne ziyanı var,
ben anlıyorum ya! Bu huysuzluğumla kime kötülük edeceğimi
açıklamak elimde değil, bunu ben de bilmiyorum; bildiğim bir
şey varsa, o da tedaviden kaçmakla hekimlere bir "zarar
veremeyeceğim", olsa olsa bütün zararı kendimin çekeceğidir.
Yine de hıncımdan tedavi olmuyorum! Karaciğerim ağrıyormuş,
varsın daha beter ağrısın!
Epeydir böyle yaşıyorum, belki yirmi yıldır. Şimdi
kırkımdayım. Eskiden çalışırdım, şimdi görevi bıraktım. Ters
bir memurdum. Kabaydım, kabalığımdan zevk alırdım. Rüşvet
yemediğime göre, demek oluyor ki kendimde, kaba olma hakkını
görüyor, bununla kendimi ödüllendiriyordum. (Kötü bir nükte,
ama olsun, karalamayacağım. Yazarken güzel olacağını
sanmıştım, şimdi bakıyorum da çirkin bir böbürlenmeden öteye
geçememişim. Böyle olduğunu bile bile karalamayacağım işte!)
Masama gelenlerin işini, dişlerimi gıcırdata gıcırdata yapar,
birinin kırıldığını görsem, bundan büyük bir zevk alırdım.
Hemen hemen her zaman da gücenen biri çıkardı. Çoğunlukla
korkak kimseler olurlardı. Ricacı milleti değil mi?.. Yalnızca
kendini bilmez bir subaydan nefret ederdim. Bir türlü yola
gelmek bilmez, kılıcını şakırdatarak, karşımda iğrenç bir
gururla dikilirdi. Kılıcı yüzünden bu adamla tam bir, bir
buçuk yıl savaştım. Sonunda da yendim onu. Kılıcını
şakırdatmaktan vazgeçti. Hoş, bu olay gençliğimde olmuş bir
şey. Ama sevgili okuyucularım, asıl hıncımın nereden geldiğini
biliyor musunuz? Durumumun püf noktası, bütün rezilliği de
burada ya... Benim asıl kızdığım şey, en sinirli anlarımda
bile içimde bir öfke ya da hıncın bulunmaması, bütün
cartcurtları yalnızca gönlümü hoş tutmak için yapmamdı.
Öfkeden ağzım köpürmüşken biri biraz gönlümü alsa ya da önüme
bir bardak çay sürse hemen yelkenleri suya indirirdim. Bununla
da kalmaz, ona karşı bir yakınlık duyardım; ama sonra kendime
kızar, utancımdan birkaç ay uykularımdan olurdum. Yaratılışım
böyleydi işte.
Yukarıda ters bir memur olduğumu söyledim ya, yalan! Hırsımdan
öyle söyledim. İş sahiplerine de, subaya da caka satardım;
gerçekte hiçbir zaman ters biri olamamışımdır. Her an içime
bunun tam karşıtı bir sürü duygunun dolduğunu hissederdim. Bu
duygular içimde kıpır kıpır eder dururlardı. Bunların yaşamım
boyunca böyle kaynaştıklarını, dışarı taşmak için fırsat
kolladıklarını bilirdim, ama bırakmazdım, bile bile
bırakmazdım. Utancımdan yerin dibine girecek durumlara mı
düşmedim, beni çarpıntılar mı tutmadı bu yüzden: bıktım,
canımdan bezdim! Bunları yazarken sanki bir şeylere pişman
olmuşum, sizden özür diliyormuşum gibi bir halim mi var
beyler?.. Kalıbımı basarım, öyle düşünüyorsunuzdur. Bununla
birlikte sizin ne düşündüğünüz vız gelir bana...
Benim nasıl bir adam olduğum da belli değil: Ne ters bir
adamım, ne uysal; ne alçağım, ne onurlu, ne kahramanım, ne de
korkak... Kendi köşeme çekilmişim; zeki insanların önemli bir
iş tutamayacakları, tutanlarınsa aptal oldukları gibi kin
dolu, hoş bir avuntuyla günlerimi doldurup gidiyorum. Evet
efendim, 19. yüzyıl insanı en başta iradesiz olmalıdır, böyle
olmak onun boynunun borcudur; iş beceren, iradeli adam aptal,
dar kafalıdır. İşte benim kırk yıllık yaşamımda vardığım
sonuç! Kırk yaşındayım artık; şaka değil, kırk yıllık koca bir
ömür, yaşlılığın ta kendisi! Kırkından fazla yaşamak ayıptır,
aşağılıktır, ahlaksızlıktır. Kim yaşar kırkından fazla? Haydi,
bana açıkça, elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin! İsterseniz
size ben açıklayayım: Aptallar, namussuzlar yaşarlar kırkından
sonra. Bütün ihtiyarların, o ak saçlı, güzel kokular sürünmüş
saygıdeğer ihtiyarların yüzüne karşı söylerim bunu! Hatta
çıkar, sokaklarda haykırırım! Buna hakkım var, çünkü kendim de
altmış yaşına kadar yaşayacağım! Üstelik yetmişimi, seksenimi
bulacağım! Öf! İzin verin, biraz soluk alayım!..
Beyler, sizi güldürmek istediğimi sanıyorsunuzdur belki de.
İşte bunda da yanıldınız. Ben sizin düşündüğünüz ya da
düşünebileceğiniz gibi şakacı bir adam değilim; ama bütün bu
gevezeliklerime sinirlenerek (sinirlendiğinizi epeydir
hissediyorum), benim ne biçim bir adam olduğumu sormak
istiyorsanız yanıt vereyim: Küçük bir memurdum. Yalnız karnımı
doyurmak için (yalnız bunun için) çalıştım; geçen yıl uzak
akrabalarımdan biri bana altı bin ruble miras bırakınca hemen
istifamı bastım ve oturduğum şu köşeye yerleştim. Eskiden de
burada otururdum, ama şimdi iyice yerleştim. Kentin kıyısında
kötü mü kötü bir oda burası. Hizmetçim, ahmaklık derecesinde
hırçın, yaşlı bir köylü karısı; ondan pis bir kokunun
yayılması da her şeye tuz biber ekiyor. Petersburg ikliminin
sağlığıma zararı dokunmaya başladığını, ufacık gelirimle
başkentte yaşamamın güç olacağını söylüyorlar. Bu deneyimli,
akıllı, evet efendimci öğütçülerden daha iyi bilirim ben ne
yapacağımı. Yine de burada, Petersburg'da oturacağım, buradan
bir yere adım atmam! Niçin mi gitmek istemiyorum? Hiç...
Gitmişim ya da gitmemişim, ne fark eder?
Aklı başında bir adamın sözünü etmekten en çok zevk alacağı
konu nedir, bilir misiniz?
Yanıt: Yine kendisi...
|