Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Gönderen Konu: Sabetaycılık Hakkında 25 Nokta    (Okunma Sayısı 126 defa)
 
ADMINISTRATOR
*


Rep Gücü: 24
Rep Puanı: 764



Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5981
Üye No: 400
Nerden:
Üye Bilgileri: Üyelik Bilgileri
Web Sitesi: WWW
§µ§l{µñĿµĜµм ă§ăĿĕ†ĩмďĕñďĩř!
 
« : 24 Mart 2008, 19:33:00 »




[Resim][Resim](1) Son birkaç yıldan beri Sabataycılar konusunun gündeme girmesi üzerine bazı istihbaratçılar da harekete geçmiş; belge ve bilgi toplamaya başlamışlardır. Lozan andlaşması hükümleri uyarınca Selanik Dönmelerinin 1924'te Türkiye'ye gönderilmelerinden sonra o zamanki Türk matbuatında (basınında) çıkmış yazılar toplanmakta, eski İslâm yazısından Latin yazısına çevirilmektedir. Önemli konulardan biri de yakın tarihimizde ve günümüzde devletin önemli mevkilerinde vazife görmüş ve görmekte olan Sabataycıların listesinin çıkartılmasıdır.
(2) Önemli bir devlet kuruluşu, kendi bünyesi içindeki Sabataycıları tesbite başlamıştır. Ancak, Sabataycılar kimliklerini gizlemekte ve kendilerini Alevî olarak göstermektedir.
(3) Sabatay Sevi Mesihliğini ilân ettikten sonra Türkiye ve İran'da bulunan Kürt Yahudileri de çok heyecanlanmışlar ve onların bir kısmı Mesih'e iman etmiştir. Gerschom Scholem'in büyük kitabında bu konuda belgelere dayanılarak bilgi verilmektedir. Günümüzde Kürt Sabataycısı var mıdır? Bu sorunun cevabını araştırmak Türkiyeli araştırıcılara düşer. Varsa (ki, bu büyük bir ihtimaldir) kendilerini Sünnî veya Alevî Müslüman olarak göstermektedirler. Türkiye'de olduğu gibi İran'da da, Yahudiliklerini ve Sabataycılıklarını gizleyen sahte Kürtler olabilir.
(4) 1984'te başlayan Kürt terör hareketinde Yahudi Kürtlerin ve Sabataycı Kürtlerin rolleri, ağırlıkları var mıdır? Bu konu da ciddiyetle incelenmelidir.
(5) Dönmelerin Türkiye'ye gönderilmesinden sonra Yunanistan'da da, Elen Ortodoks kilisesine bağlı görünen gizli bir Sabataycı cemaat kaldığını Louis Massignon yazmıştıı. Acaba onlar neler yapıyor?
Polonya, İtalya, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde de, oradaki Hıristiyan kiliselere mensupmuş gibi hareket eden Sabataycılar bulunduğu biliniyor.
(7) Arap dünyasında, Müslüman veya Hıristiyan Arap gibi görünen Sabataycılar var mıdır? Bu konuda ilmî araştırma yapılmış mıdır?
Türkiye'de, Balkan ülkelerinde, kendilerini aşırı, ğulat Bektaşi gibi gösteren Yahudiler olduğu iddia edilmektedir.
(9) Profesör Yalçın Küçük'ün, Sabataycılar hakkında yazmış ve yayınlamış olduğu üç kitaba ilave olarak, Kürt Yahudileri hakkında dördüncü bir kitap hazırladığını duydum, merakla bekliyorum.
(10) İlm-i Kelam âlimlerinin, Sabataycılar hakkında ilmî ve ciddî araştırmalar yapmalarını bekliyoruz.
(11) Sabataycılar, Hukuk fakültelerinin ceza hukuku kürsülerine niçin bilhassa rağbet göstermekte, ceza hukuku sahasında güçlü ve nüfuzlu hukukçular yetiştirmek için büyük gayret sarfetmektedir?
(12) Adliye teşkilâtımızda Sabataycılar var mıdır? Varsa, onların, Sabataycılar hakkında yayın yapan, onları fâş eden, açığa çıkartan yazarları, gazetecileri, fikir adamlarını muhakeme etmeleri, haklarında karar vermeleri âdil yargılama prensibine uygun mudur? Sabataycılığa karşı olan bir fikir adamı ve yazar, düşüncelerinden ve görüşlerinden dolayı mahkemeye verilse, Sabataycı hakimi reddedebilir mi?
(13) Sabataycılar, sanki her konuda, her sahada, hattâ birbirine zıt olan meselelerde geniş bir yelpaze teşkil etmektedir. İslâmî kesimin, islâmî hareketin, siyasî İslâm'ın da içine sızmışlardır. Bir Sabataycı başörtüsüne, "gericilere", Şeriatçilere ver yansın ederken, başka bir Sabataycı onları savunmaktadır. Velhasıl her taşın altında bir Sabataycı vardır.
(14) Sabataycılardan birkaç kişi, sanki anti-Sabatayist araştırma yapıyormuş gibi ortalığa saçma sapan iddialar atmakta, olmayacak şeyler söylemekte ve zihinleri karıştırmaktadır.
(15) Türkiye'nin hangi şehirlerinde kaç adet gizli Sabataycı sinagoğu bulunmaktadır? Devlet bunların listesine sahip midir? Bu gizli mabetler, yürürlükteki kanunlarımıza uygun mudur? Devletin izni olmaksızın açılan camiler ve kiliseler kapatıldığı halde, Sabataycı havralar niçin kapatılmamaktadır?
(16) Üsküdar Bülbülderesindeki Dönmeler mezarlığının önündeki caminin mihrabının kıbleye doğru olmadığı iddia edilmektedir. Dostlarımızdan Müfit bey ölçü âletleri ile bu hususu tesbit etmiştir. Halen bu camide günde beş vakit namaz kılınmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı ve İstanbul Müftülüğü bu konuda araştırma yapmış mıdır? Mihrab, iddia edildiği gibi gerçekten kıbleye dönük değilse yanlışlığın düzeltilmesi düşünülmekte midir?
(17) Başbakanlık Devlet Arşivi'nde, Sabataycılıkla ilgili dosyaların ve belgelerin kayıp olduğunu ProfesörScholem yazıyor. Devlet ve hükümet bu konuda araştırma yapmayı ve neticeyi halka bildirmeyi düşünüyor mu?
(18) İslâm'da reform ve yenilik yapılması, Şeriatsız ve Fıkıhsız bir İslâm türetilmesi, İslâm dininin Protestanlık gibi bir hümanizma haline getirilmesi, pozitif kanunlarla çatışan birkaç yüz ayetin ve birkaç bin hadisin bu zamanda hükümsüz ve geçersiz olduğu, namazda Türkçe Kur'ân tercümesi okunması, minarelerden Türkçe ezan okunması gibi teklif ve tartışmalarda Sabataycıların tuzu, biberi ne kadardır?
(19) Son yüz yıllık tarihimizdeki yenilik, reform, ihtilâl, inkılâp hareketlerinde Sabataycıların yeri, tesiri ne kadardır?
(20) Sabataycıların ülkemizi ikinci bir İsrail haline çevirmiş oldukları iddiası bir mübalâğa (abartma) mıdır, yoksa gerçeğe uygun mudur?
(21) Sabataycılar 1930'lu, 40'lı, 50'li yıllarda sinema ve film sahasında adeta bir tekel kurmuşlardı. Daha sonra basın ve televizyon alanında güç kazandılar.Onlar iletişim, halk yığınlarını ve gençliği şartlandıran güçler üzerinde niçin bu kadar durmaktadır?
(22) Sabataycıların kendilerine mahsus din adamları olduğu, bunlara "sazan" denildiği iddia edilmektedir. Acaba Türkiye'de kaç sazan var?Ne gibi dinî faaliyetler yapıyorlar? Lüks otellerde kıyılan Sabataycı nikâhlarında ve düğünlerinde sazanların, Sabataycı şeriata göre dinî nikâh kıydıkları söylenmektedir. Bu uygulama kanunlara uygun
[Resim]mudur?
(23) 1924 mübadelesinde, bütün mülklerini Yunanistan'da bırakıp gelen bir kısım Sabataycılar, kısa zamanda nasıl bu kadar zengin olabilmişlerdir?
(24) Üsküdar Bülbülderesi Dönme mezarlığında birtakım mezar taşları üzerinde "Atatür" soyadı yer almaktadır. Bu aile hangi ailedir?
(25) Bir zamanlar "Dinde Reform" adıyla aylık bir dergi çıkartan ve İslâm dinine ve şeriatına pek seviyesiz ve gülünç saldırılar yapan Çerman isimli
zatın Sabataycı olduğu doğru mudur?


~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ ~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Devlet mekanizmasında Sabetaycı kadrolaşma

DEVLETİN önemli bir mevkiine dindar, namaz kılan, oruç tutan, hanımının başı örtülü, içki içmeyen, dans etmeyen sofu bir Müslüman getirilebilir mi? Getirilemez. Bunlar büyük bir bürokrat için sakınca teşkil eder. Sabataycı ve benzetilmiş büyük medya böyle bir tâyini yadırgar, yaygara kopartır, “Aşırı dinciler devlet kadrolarına sızıyor” diye manşetler atar.

Geçenlerde sayın Recep Tayyip Erdoğan bir dış seyahat yaptı. Yanında hayli gazeteci, iş adamı vardı. Zâhirde o ülke resmen ziyaret ediliyordu. Ancak o seyahatin asıl gayesi, Başbakanın orada vazife gören yüksek seviyede bir
[Resim]diplomatımızla özel bir görüşme yapması idi.

Bu diplomatımız ülkemizin çok önemli, çok hayatî, çok
hassas bir istihbarat teşkilatının başına geçirilmek isteniyordu.

Bu Türk tiplomatının özellikleri nelerdi?
1. Annesi Sabataycı idi,
2. Babası Sabataycı idi,
3. Eşinin annesi Sabataycı idi.
4. Kendisi İsrail’de yetişmiş, yetiştirilmişti. İyi derecede İbranice biliyordu.



Sabataycılıktan, Avdetîlikten, Dönmelikten İslâm’a gerçekten, sahiden olarak dönmüş olanlar bulunabilir. Bunlara bir şey denilemez. Lakin adam hem Müslümanım diyecek, hem de İslâm’a saldıracak, bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu anlamak için kişinin dahi, süper zekâ mı olması gerekir.

6. Bazıları da Sabataycılıkla ilgili yayınların ve iddiaların ilmî olmadığını iddia ederek kafa karıştırmak istiyor. İlmî olmaktan kasıtları nedir? Bir konudaki bütün yazıların, iddiaların, bilgilerin mutlaka akademik araştırma seviyesinde, bol dip notlu, bibliyografyalı araştırma şeklinde olması gerekmez ki. İddia iddiadır. Gerçekler bazen halk lisanıyla yazılır. Milyonlarca vatandaşa ilmî araştırma üslubu ile hitap edilemez. Gerçeklerin dip notlu olup olmaması esası değiştirmez. Bir kısım araştırıcılar derin ilmî araştırma yaparlar, başkaları da onların araştırmalarından yararlanarak,
[Resim]anlaşılır ve basit bir üslupla gerçekleri anlatan basit ve popüler yazılar yazarlar.

– Türkiye’de çok güçlü, gizli, esrarlı bir Sabataycı lobi vardır.
– Bu lobi iki kimliklidir. Zahirde Müslüman ve Türk görünür. Asıl kimliği ise bir nevi
Yahudi tarikatı olan Sabatay Sevi dinidir.
– Bunlar üç büyük aileye veya kabileye ayrılır: Karakaşlar, Yakubîler, Kapancılar.
– Kendilerine mahsus mezarlıkları vardır.
– Bunlar hakkında Avrupa’da “Son Dönmeler” adıyla dokümanter bir film çevrilmiştir.
– Bütün büyük ansiklopedilerde Sabataycılık maddesi bulunmaktadır.
– İsrailli profesör Scholem’in Sabatay Sevi hakkında bin sayfalık muazzam ve
çok önemli bir ilmî araştırması yayınlanmıştır.
– Konu hakkında başka ciddî ve ilmî kitaplar ve araştırmalar da mevcuttur.
– Sabataycıların kendilerine mahsus, Sazan denilen din adamları vardır.
– Sabataycılar, istisnâi vak’alar dışında Müslümanlarla evlenmezler.
– Yakın tarihimizdeki bütün darbe, inkılap, ihtilal, değişim hareketlerini Sabataycılar yapmışlardır.
– Ülke rantlarının büyük kısmı Sabataycılar tarafından paylaşılır.
– Dışişleri Bakanlığı Sabataycıların en güçlü oldukları dairedir.
– Büyük medyada güçleri büyüktür.


Bunca gerçek karşısında “Sabataycıları incelemek, bu konuda yayın yapmak ahlâka aykırıdır. Bir nevi antisemitizm yapmaktır...” gibi fikirler ileri sürenlere ne demeli? Onlardan bazıları benim dinime saldırırken anti-islâmizm yapmış olmuyorlar, ben onları incelerken antisemitizm yapmış oluyorum... Antisemitizm yapmak elbette doğru değildir. Ancak, antisemitizm başka şeydir, Sabataycıları incelemek, merak edip araştırmak, ne olduklarını anlamaya çalışmak başka şeydir. Profesör Yalçın Küçük, Sabataycılıkla ilgili birinci eserine Tekelistan adını koymuştur. Niçin? Çünkü bu ülkede birtakım gizli, esrarlı, güçlü lobiler yaman bir tekel kurmuşlardır. Türkiye’de birtakım güçler demokrasiyi de, laikliği de, cumhuriyeti de kendi işlerine, kendi menfaatlerine uygun bir şekilde yorumlamaktadır.
Bu gizli ve esrarlı güçler ülkemizin, devletimizin, toplumumuzun tarihî devamlılık çizgisine ve mecrasına oturmasını istemiyorOnlar millî kimliği erozyona uğratıyor. Onlar Türkiye’deki topyekûn, genel, total buhranın sorumlusudur.
Sabataycılar hakkında sorulması gereken ana suallerden biri de şudur:

– Sabataycılar niçin hukuk fakültelerinin ceza hukuku kürsüleriyle bu kadar yakından ilgileniyorlar, buralarda kadrolaşılıyorlar? Ceza hukukunu niçin bu kadar çok seviyorlar?

1950’li, 60’lı yıllar... Ceza Kanunumuzdaki 163. madde ile dindarlar üzerinde ağır baskılar yapılıyor. Risale-i Nur okuyan, dinî faaliyette bulunan, dinî yazı yazan nice vatandaş ağır ceza mahkemelerine veriliyor. Mahkeme yazının, konunun bilirkişiye havalesini uygun görüyor. Bilirkişiler mâlum... Rapor geliyor. “Yapılan tedkik sonunda yazının veya fiilin 163’üncü maddeyi ihlal ettiği ve suç işlendiği kanaatine varılmıştır...” Karar: “Sanığın şu kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına, hapis yattıktan sonra da şu şehirde şu kadar yıl sürgüne gönderilmesine...”

Bendeniz 60’lı yıllarda 163’üncü maddeyi ihlal suçuyla ağır ceza mahkemelerinde çok süründüm. Yazdığım yazıların nicesi yüzünden mahkemeye verildim. Dosyalarda hep Pembe bilirkişilerin raporları vardı. Nihayet bir gün tepem attı. Bir yazımın altına şu mealde bir not koydum: “Bu yazıyı hiçbir Mason, Dönme, dinsiz, vicdansız bilirkişi inceleyemez...” Bu yazıdan da mahkemeye verildim. Savcı ifademi almak için çağırdı. Baktım dosyada şöyle bir bilirkişi yazısı yer alıyor: “Sanık, peşinen bilirkişiyi tahkir etmiş olduğundan istenilen incelemenin yapılması uygun görülmemiştir...” Şimdiye kadar defalarca yazdım, tekrar ediyorum:

Tezelden çok ciddî, çok ilmî bir “Türkiye Sabataycılarını İnceleme Dergisi” çıkartılmalıdır. İlmî olacağı için senede iki veya dört defa çıksa yeter. Geniş hacimli olmalı, her sayısında on kadar konu çok derin, çok ciddî, çok seviyeli bir şekilde, kaynaklar, belgeler bildirilmek şartıyla incelenmelidir.

Bunun yanında, halkı aydınlatmak için konuyla ilgili popüler kitaplar, broşürler, makaleler de yayınlanmalıdır.
Bilgi ışıktır, bilgi güçtür. Yeter ki, gerçeğe hizmet edilsin.
Logged

DüshLerimde pusLu ßir intikam biLeklerimde ßayat ßir intahar øySa öLünücek ßirseyh yokmush Sen gidince ya$anacak ßir$ey øLmadığı kadar..
 
ADMINISTRATOR
*


Rep Gücü: 24
Rep Puanı: 764



Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5981
Üye No: 400
Nerden:
Üye Bilgileri: Üyelik Bilgileri
Web Sitesi: WWW
§µ§l{µñĿµĜµм ă§ăĿĕ†ĩмďĕñďĩř!
 
« Yanıtla #1 : 24 Mart 2008, 19:35:17 »


Tanım

Müslümanları aldatabilmek maksadıyla Müslüman görünüp Yahudiliklerini gizleyen bir Yahudi grubudur. Özellikle Türkiye'nin batı bölgesinde yaşamaktadırlar.

Osmanlı Devleti'nin yıkılmasında, Hilafetin kaldırılmasında, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı eline almasında katkı sahibidirler. Hala da İslam'a karşı çeşitli komplolarını sürdürdüler. Toplumları ele geçirme vesileleri olan ekonomi, kültür ve tanıtma (reklam) alanlarında büyük güçleri vardır.

[Resim][Resim][Resim]Ortaya çıkış ve başlıca temsilcileri

Sabatay Sevi (1626-1675): Şıbtay Tsvi İspanyol asıllı bir Yahudi'dir. Türkiye'de doğdu ve büyüdü, 1648 yılında bu grubu kurarken İsrailoğulları'nın beklenen kurtarıcısı olduğunu açıklamaktan da geri kalmadı. Sabatay Sevi, tehlikesi artınca Osmanlı makamları tarafından tutuklanır; iddiaları konusunda iddiaları konusunda Müslümanlarla tartışmalara girer, sonra ölüme mahkum edilir; ancak bunu öğrenince, Müslüman olacağını bildirir. Müslüman kisvesi altında Reis-ül Hüccab olduktan sonra da yıkıcı emellerini devam ettirir ve taraftarlarına zahiren Müslüman görünmelerini emreder. Yahudi kalmalarını bu şekilde mümkün olacağını belirtir. Yahudiler arasında çalışmak için devletten izin alır, bu fırsattan istifade ile İslam'ı yıkmak için olunca gücüyle çalışır. Osmanlı makamları Sabatay'ın İslam'ı maske olarak kullandığını on yıl sonra anlayınca onu Arnavut'luğa sürer orada da uğradığı saldırı sonucu öldürülür. Ölümünden sonra mensupları da yolu takip etti. Onlar görünüşte Müslüman olmalarına rağmen, Yahudiler ve Sabatay Sevi'ye bağlıydılar. Türkler'e Türk ve Müslüman olduklarını, Yahudiler'e de Yahudi olduklarını söylerler. Bunlar ikide isim taşıdılar. Birisi Müslüman-Türk, diğeri Yahudi ismidir. Bundan dolayı onlara dönme denilmiş ve bugüne kadar bu adla biline gelmişlerdir.
[Resim]
Bunlardan en çok bilinenleri de şunlardır:
* Sara: Aslen Polonya'lıdır. Sabatay'ın davasına inanmış ve onunla evlenmiştir.
* İbrahim Nathan: Halk arasında Sabatay'ın elçisi olarak çalışırdı.
* Josef Bilosof: Sabatay'ın halifesi ve ikinci eşinin babasıdır. Abdülgafur Efendi adını almıştır.
* Mustafa Çelebi: Dönmelerin üç fırkasından biri olan Karakaş fırkasının başkanıdır

Temel düşünce ve inançları
[Resim][Resim][Resim]Sabatay'ın İsrailoğulları'nın Mesih'i ve beklenen kurtarıcısı olduğuna inanırlar. İddialarına göre, Sabatay'ın eski vücudu göğe yükseldi ve Allah'ın emriyle risaletini tamamlamak üzere cübbe ve sarık giyen melek şeklinde tekrar yeryüzüne indi.

Zahiren Müslüman olduklarını iddia ederler ancak İslam'a karşı Yahudi kinini içlerinde gizlemektedirler. Oruç tutmazlar, namaz kılmazlar ve boy abdesti yapmazlar. Bayramlar gibi bazı münasebetlerle göstermelik mahiyette bazı İslam'i gelenekleri yerine getirirler.

Yirmiden fazla olan bayramlardan biride mum söndürme gecesidir. Bu gece fuhuş işlerler; bu gece sonucu doğan çocuklar mübarek çocuklardır. Osmanlı'ların zamanında kendilerine has giyim şekli vardır. Kadınlar sarı ayakkabı kullanırlar, erkekler ise beyaz külah üzerine yeşil sarık sararlardı.

Kendilerinin başkasına selam vermesi yasaktır. Gençliği bozmak için kadının başörtüsüne saldırırlar, başlarının açılmasını, her türlü İslam'i adabın terk edilmesini ve kız erkek karışık eğitim yapılmasını teşvik ederler.

Menşei
İdeolojileri katışıksız Yahudilik'tir. Yahudilerin kutsal topraklara yeniden dönme arzusu temel arzularıdır. Dolayısıyla Yahudilerin esas özellikleri bunlarda da mevcuttur. Hile, yalan dolan, korkaklık, kalleşlik temel özellikleridir. Müslüman görünmeleri İslam'ı içinden yıkmak içindir. Masonlarla kuvvetli ilişkileri vardır. Dönmelerin büyükleri aynı zamanda Mason'luğun da ileri gelenleridir. Beynelmilel Siyonizm'in çizmiş olduğu planlar çerçevesinde çalışırlar.

Etkili olduğu bölgeler
Bu hareket daha ziyade Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde Yahudilerle başlatılmış ve tüm dünyanın ilgisini çekmiştir. Bugüne kadar da gelmiştir. Türkiye'de halen etkili tanıtma organlarına sahiptirler. Ayrıca ekonomiye de hakim durumdadırlar.

Devlet dairelerinde hassas mevkiler onların adamlarıyla doludur. Müslüman Türkiye'nin sekülarist bir devlet olması için bulundukları mevkilerden yararlanarak çok çalışmışlar, hala da çalışmaktadırlar. Aldattıkları bir çok Müslüman genci kendi hedefleri için kullanmışlardır. Bugün meşhur bir çok siyasetçi ve bürokrat ile zengin Sabayatcı'dır. Yani dönmedir. Asla dönme olduklarını itiraf edemezler.

Kaynak: Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi. 311. sayfa 1. baskı Risale Yayınları 1990

Dönmelerle ilgili özellikle Geyik yayınlarından bir çok kitap çıkmıştır. Dönmelerin Nüfus kağıtlarında dini İslam yazmak'tadır. Ancak bir istisnası vardır. Bu konuda uzun uğraşlar veren Ilgaz Zorlu mahkeme kararıyla 2001 Ocak ayında nufus kağıdına Yahudi olarak yazdırdı. Artık Ilgaz Zorlu'nun nufus kağıdında Yahudi yazıyor.


~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Bunlar da Başka Çeşit - Suûdî Arabistan'da Dönmeler (Sulûbîler)

[Resim][Resim]Nihayet bugün zaman bulabildim ve Suudi Arabistan'daki dönmeler hakkında ulaştığım bilgiyi aşağıya aktarıyorum. Tabii Dönme deyince aklımıza hemen sabataycılar geliyor, ama okuyunca sizin de anlayacağınız gibi, bu dönmeler Yahudi oldukları halde müslüman görünen güruh olmayıp, menşei tam keşfedilememiş bir kabile. Hal böyleyken bizdeki dönmelerle aralarındaki benzerlik çok dikkatimi çekti.

Aşağıdaki satırlar forumda yazan bir kardeşimizin bana hediye ettiği bir kitaptan iktibas edilmiştir. "Mekke'ye Giden Yol" isimli bu kitabın müellifi musevilikten İslâm'a geçen Muhammed Esed adında Avusturya'lı muhteren zat 1925 senesinde Suudi Arabistan'da yaşadıklarını, 309-312. sayfasında anlatırken diyor ki:

"... ve en ufak bir korku eseri göstermeden, sakin bir tavırla bizim yaklaşmamızı bekledi.

"Kimsin sen?" diye sertçe sordu Zeyd, tüfeğini pejmürde kılıklı yabancıya doğrultarak. Bedevi hafifçe güldü ve derin, çınlayan bir sesle: "Bir Sulubîyim ben..." diye cevap verdi. Telâşsız sakin tavrının nedeni şimdi ortadaydı: Arap toprağına özgü o bitip tükenmeyen kabile savaşlarına hiçbir zaman karışmamış, kimseye karşı düşmanlık gütmeyen, ve kimseden de düşmanlık görmeden garip, çingene benzeri bir kabileye ya da daha doğrusu, bir kabileler grubuna mensuptu bu bedevi.

Sulubîler, bütün araştırmacılar için bir muamma olarak kalmışlardır bugüne kadar. Gerçekten kökenlerini kimse tam olarak bilmemektedir. Arap olmadıkları kesindir: mavi gözleriyle açık kumral saçları, tenlerindeki güneş yanığı rengin sonradan kazanılmış bir özellik olduğunu açığa vurmakta ve onların kuzeyli kavimlerden olduklarını akla getirmektedir. Eski Arap tarihçileri Sulubîlerin, Selâhaddin Eyyubi tarafından tutsak edilip, Arabistan'a getirilen Haçlı kitlelerin soyundan geldiklerini ve sonradan Müslüman olduklarını yazıyorlar; nitekim sulubi sözcüğü 'salib' (haç)sözcüğüyle aynı kökten türemekte ve 'salib' sözcüğü de düpedüz 'haçlı' anlamına gelmektedir. Yine de bu açıklamanın doğru olduğunu söylemek zor. Her ne hal ise, bedeviler Sulubîleri Arap olarak görmemekte, onlara karşı hoşgörüyle, ama bir çeşit pasif bir küçümsemeyle davranmaktadırlar. Her zaman insanların eşitliği üzerinde israr eden Araplar kendi seciyelerine uymayan bu küçümsemeyi ise Sulubîlerin Müslümanlıklarında samimi olmamalarına ve Müslümanlar gibi yaşamamalarına bir tepki olarak açıklamaktadırlar. Sulubîlerin evlenmediklerini ama 'köpekler gibi' kan yakınlıklarını bile hesaba katmadan karışık, rastgele ilişkiler içinde bulunduklarını, haram-helâl dinlemeden leş ve benzeri yasak şeyleri yediklerini söylemektedirler. Ne var ki, bütün bunların, Arapların ön yargılı davranışları için sonradan bulunmuş bir takım tâli gerekçeler olması da mümkün. Bana kalırsa, Arapları, son derece güçlü ırksal bir bilinçle yüklü bedeviyi Sulubîlerden yana seçkin fiziksel özelliklerini çekici hale getirdiği bir kan karışımına karşı içgüdüsel bir korunma çemberi oluşturuyor bu küçümseyici tutum. Çünkü, Araplardan daha uzun olan boyları, şaşılacak kadar düzgün hatlarıyla Sulubîlerin istinasız hemen hepsi güzel insanlar; hele kadınları, aşırı ölçüde sevimli, endam ve hareketlerinden eşsiz ve sürükleyici yaratıklar.

Sebep ne olursa olsun, bedevi'nin Sulubîlere karşı duyduğu küçümsemeye öyle ya da böyle, hayatlarına güvence sağlıyor onların: çünkü onlara saldıran ya da zarar veren bir bedevi, akrabalarınca, bizzat kendi onuruna gölge düşürmüş sayılmaktadır. Öte yandan Sulubîler, veteriner olarak, eyer ustası, lehimci, tenekeci ve nalbant olarak bütün çöl sakinlerinin yanında büyük bir itibar kazanmış bulunmaktadırlar. Bu tür zanaatlarla bedevilerin başı hoş değildir ama onlarsız da yapamamaktadır şüphesiz; işte bu noktada Sulubî yetişmektedir onun yardımına. Sulubîler, ayrıca, çok becerikli, deneyimli çobanlardır; avcılık sanatında ise üstlerine yoktur. İz sürmek konusundaki yetenekleri dillere destan düzeydedir; ve bu bakımdan onlarla yarışabilecek tek topluluk, Rub al Hali'nin kuzey eteklerinde yaşayan Al-Murra bedevileridir.

Bu yeni dostumuzun Sulubî olduğunu öğrenip de rahatlayınca, onların otoriteye karşı besledikleri peşin saygının güvenliğimiz için yararlı olacağını düşünerek, ona açıkça İbn Suud'un adamları olduğumuzu söyledim, kendisinden ateşi söndürmesini istedim. Sulubî dediğimi yaptı ve biz de böylece uzun bir sohbete başlamak üzere oturduk."
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Cenazesi Bülbülderesi'e defnedilecek olan Em. Korgenaral Şecaattin Kuloğulları isimli şahıs sabetayist mi ?

KULOĞULLARI

Türklerin Cezayir'de bıraktıkları mânevî miras daha da belirlidir. Cezayir halkı yerli Arap ve Berberiler dışında, Engizisyon zulmünden kaçıp gelen Endülüslüler ile Türklerin çoğu Barbaros Hayreddin Paşa'nın İspanya'dan bu ülkeye gemilerle taşıdığı 70.000 kadar göçmenin çocuklarıdır. Türkler Batı Anadolu, Adalar ve Rumeli'nin kıyı bölgelerinden yeniçeri, levent ve din adamı sıfatıyla bu uzak diyara yerleşen, sayıları hiçbir zaman 20.000'i aşmayan bir kitleydi. Bunların yerli kadınlardan doğan çocukları KULOĞULLARI, Sarı, Kara, Başterzi, Zeybek, Kazdağlı, Lazoğlu gibi soyadlarla tanınırlar, kendilerini Arap ve Berberîlerden ayırırlar, genellikle onlardan kız alıp vermezlerdi. Leventlerin çoğu Akdeniz'in Hristiyan kavimlerine mensupken Müslümanlığı kabul ederek Türkleşmiş kimselerdi.

ZİHNİ DERİN

Zihni Derin, 1880 yılında Muğla'da doğmuştur. Babası Muğla'nın KULOĞULLARI ailesinden Mehmet Ali Beydir.
1897'de Muğla İdadisi'nden, 1900 de SELANİK Ziraat Ameliyat Mektebinden, 1904 de Halkalı Ziraat Mekteb- Alisinden mezun olmuştur.

1905 yılında Aydın İli Orman ve Maden Muamelat Katipliği ile Devlet Memurluğuna başlamıştır. Rodos'ta Akdeniz Adaları (o zamanki adıyla Cezayir-i Bahr-i Sefit) İli Orman Müfettiş Katipliğinde, Gediz ve Simav ilçeleri Orman Müfettiş Vekaletinde bulunduktan sonra, 1907 de aynı ilçelerde Orman Müfettişi olmuştur. İki yılı geçince, Akdeniz adaları İli Orman Müfettişliğine aktarılmıştır.
1909'den 1912'ye kadar Selanik Ziraat Mektebi'nde Kimya, Ziraat Sanaatları ve Jeoloji öğretmenliği yapmıştır. SELANİK'te 1911'de Maide Hanımla evlenmiştir. İki erkek bir kız çocukları olmuştur. 1914'den 1920'ye kadar, Zihni Derin Bursa'da Sultani Mektebinde (Lise) ve Kız Öğretmen Okulunda Tabi İlimler okutmuş ve Bursa Milli Eğitim Müdür Vekilliği görevinde bulunmuştur.
1920'de Yunanlıların işgalinden hemen önce Bursa'dan ayrılıp, kara yolundan Ankara'ya gelmiş; Milli Mücadele Hükümetinin kurduğu İktisat Bakanlığında ilk Tarım Genel Müdürü olmuştur. 1924'e kadar bu görevde kalmıştır.

BİR HABER
Van’ın Başkale ilçesinde vatani görevini yaptığı sırada, ceza verilmesine yol açtığı ve bu nedenle tartıştığı bir erin ateş etmesi sonucu hayatını kaybeden Zafer Trabzonlu’nun (21) cenazesi, bugün kılınan öğle namazının ardından, beldedeki şehitlikte defnedildi. Cenaze törenine, FP Kocaeli milletvekilleri Mehmet Batuk ve Osman Pepe, 15. Kolordu Komutanlığı’nı temsilen Jandarma Albay Melih KULOĞULLARI, belediye başkanları, Trabzonlu’nun ailesi ve
vatandaşlar katıldı. (Zaman, 24.06.2000)

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ ~~~~~~~~~~



Erbakan'ın yârânları da mı?

[Resim][Resim]Evet Soner Yalçın'ın EFENDİ isimli son kitabını okumayan Türkiye'deki Sabetaist gerçeğini de, El-aziz'in Şevket Kazan'la ilgili yayınlarını ve Erbakan Hoca'nın parti faaliyetlerini yürütmekiçin neden Yahudilerle anlaştığını ve Kazan ve Asiltürk ikilisi ile bunların Milli Görüş içinde kurup palazlandırdığı Sabataycı şebekeye neden göz yumduğunu anlayamaz.
Kitabı okuyanlar şu çıplak gerçekle yüzyüze geliyorlar. Daha Osmanlı'nın son dönemlerinde Sabataycı şebeke o noktaya gelmişti ki Osmanlı padişahları onlardan icazet almadan koltuğa oturamıyordu. Onların isteklerine duyarsız kalan padişahlar koltuklarından oluyorlardı.

Sultan Abdülhamit. Dahi padişah, veli sultan, Osmanlı'nın son muhteşem şahsiyeti... O bile tahta çıkmak için Yahudi asıllı bir Sabataist olan Sadrazam Mithat Paşa'nın icazeti ile ve Meşrutiyeti ilan edeceği sözünü vererek tahta oturuyor.

EFENDİ'de bu konuda şunlar yazıyor:
[Resim][Resim]"(Abdülhamit Han) Saffet Paşa'nın Kağıthane'deki çiftliğinde gizlice buluştuğu Mithat Paşa'yla "saltanat pazarlığına" girişip "meşrutiyet ilan" edeceği sözüyle tahta oturmuştu. İngiltere'ye yakın siyaset izleyen Mithat Paşa o dönemin en etkili isimlerinden biriydi. Gerek Sultan Abdülaziz gerekse Sultan V.Murad'ın koltuğundan olmasında önemli rol oynamıştı. (Mithat Paşa Rusçuklu Hacı Hafız Mehmed Eşref Efendi'nin oğlu olarak bilinmektedir. On yaşında Kuranı Kerimi ezberlediği söylenen Mithat Paşa'nın Yahudi bir aileden geldiği iddia edilmektedir. 1889 yılında yayımlanmış olan Edvaro Drumont'un La France Juwe adlı kitabının 1.cildinin 113.sayfasında Yahudilikten geldiği ileri sürülmektedir. Bu kitapta Mithat Paşa'nın annesinin Macaristanlı bir hanım olduğu yazılmaktadır.-Hikmet Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler-)

II.Abdülhamit Mithat Paşanın gücünü biliyordu. Mithat Paşa ise II.Abdülhamit'i kontrol edilecek bir padişah olarak görüyordu. Sonuçta 23 Aralık 1876'da Meşrutiyet ilan edildi."

İşte EFENDİ'den yaptığımız bu alıntı, daha Cumhuriyet kurulmamışken Osmanlı'nın son döneminde dahi gerçekte perde arkasında Türkiye'yi yöneten Sabataistlerden izin almadan etkili bir moktaya gelinemediği, hatta padişah dahi olunamadığı anlaşılıyor.

Padişah olduktan sonra da kontrol edilebilmeleri için en yakınlarına güvenilir ajanlar, yine hepsi Sabataist olan mutemet adamlar yerleştiriliyor. Bu gerçek de kitapta ayan beyan anlatılıyor. Gerek Sultan ABdülhamit'in gerekse ondan sonraki Sultan Reşat'ın Özel Kalem Müdürlerinin dahi Sabataycı oldukları anlatılıyor.

Bu ve buna benzer birçok gerçek kitapta yer alıyor. Cumhuriyetten sonra Sabataycılar devletin, medyanın ve ekonominin tamamını ele geçiriyor ve her zerreye hükmediyorlar. Böylece Süleyman Arif Emre'nin "Siyasette 35 Yıl" adlı kitabında belirttiği "Dünyada Yahudilerin doğrudan yönettiği 4 ülke var: İsrail, ABD, Fransa ve Türkiye" sözü EFENDİ'deki ayrıntılarla yerli yerine oturuyor. Türkiye'deki partilerin başında ya da önemli mevkilerinde hep Sabataycıların oturduğu da malum. Bülent Ecevit, Rahşan Ecevit, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, İsmail Cem...

Erbakan Hoca bugünlerde verdiği özel sohbetlerde "Dünyadaki bütün partiler Yahudilerin kontrolündedir" demesi boşuna değil.

Böyle bir Türkiye'de siyasete girmeyi düşünen bir insanın Sabataycılardan icazet alarak işe başlaması, onlara tavizler vermesi ve hatta onların güvendiği bazı Sabataycı adamları partisinde önemli mevkilere getirmesi çok doğaldır, hatta şarttır. Yine Süleyman Arif Emre'nin aynı kitabında daha Milli Nizam yeni kurulmuşken Musa Saffet Bayramaşık isimli bir Yahudi'nin Erbakan Hoca'ya gelerek Siyonizm ve Yahudiler aleyhinde konuşmaması yoksa partisinin kapatılacağı yolunda Dünya Yahudileri adına istekte bulunması Erbakan Hoca'nın onu kovması üzerine gerçekten bir kaç ay sonra partinin kapatılması gösteriyor ki Yahudiler ve Sabataycılara rağmen Türkiye'de siyaset yapılamaz, hatta nefes bile alınamaz.

Daha sonra Milli Selamet Partisi'nin kurulmasına izin verilmesi Sabataycılarla anlaşıldığını ve mutemet adamlarının partiye yerleştirildiğini gösteriyor. İşte El-aziz yıllar süren gözlemlerine ve tecrübelerine bakarak bu şahısların başta Şevket Kazan ve Oğuzhan Asiltürk olmak üzere parti içinde yuvalanan bir Sabataycı şebeke olduğunu yazıyor.

Sultan Abdülhamit bundan 100 sene önce padişah olmak için Sabataycıların desteğini almış ve en yakınına Sabataycı ajanların yerleştirilmesine göz yummuş amma Yahudilere rağmen Osmanlı'yı 33 sene dahi bir siyasetle yönetmişti. 100 sene sonra bugün Erbakan da aynı siyaseti izleyerek Sabataycı şebekeye göz yummuş, partiyi önlerine yem olarak atmış ve onları aldatarak devleti yavaş yavaş ele geçirmiştir.

Herkesin gördüğünün aksine Erbakan şimdi gücünün zirvesindedir. Ve Sabataycı şebekenin deşifre olma zamanı gelmiştir. İşte El-aziz'in yayınlarının önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bu yayınları hayretle karşılayanlar, hayal ürünü olarak niteleyenler ne tarihi ne de bugünü bilmemektedirler. Feraset sahibi de olmadıklarından akı kara karayı ak olarak görmektedirler. Tüm arkadaşlara tavsiyem hem EL-aziz'i hem de EFENDİ'yi okuyun. İnanın gözleriniz
[Resim]açılacak. Gerçekleri ayan beyan göreceksiniz...


~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Dönme Dolap Ahmed Emin Yalman ve Ahfâdı


[Resim]
BİR DÖNMEYE

Saldır ey küstah dönme , bütün hıncınla saldır,
Milliyet, mukaddesat çünkü sence masaldır!
Dolaşarak yurdumun her köyünü, şehrini,
Akıt ey bodur yılan, akıt bütün zehrini!...
[Resim][Resim][Resim]Bundan yaklaşık elli yıl öncesinden, Ahmet Emin Yalman’ın sahibi olduğu ‘Vatan’ Gazetesi çalışanlarından çok azı yaşıyor bugün. Allah uzun ömür versin, benim yazı işleri müdürüm Selami ağabey (Selami Akpınar); köşe yazarları Sadun ağabey (Sadun Tanju), Oktay ağabey (Oktay Akbal), Naim ağabey (Naim Tirali), Özcan ağabey (Özcan Ergüder), Tunç ağabey (Tunç Yalman) ve muhabirlerden Yılmaz ağabey (Yılmaz Çetiner), Ali (Ali Gevgilili) ve Alaettin (Alaettin Kutlu) hayattalar Allah’a şükür... Sevgili Nail Güreli ile Turhan Tükel de... Gazetenin ressamı Sait Maden dostumuz da berhayat. Ama ölenler oldu. Benim İstihbarat Şefim Kemal ağabey (Kemal Aydar) öldü; Orhan Veli’nin küçük kardeşi sevgili Adnan Veli ağabey, 1973’te 57 yaşındayken ölmüştü. Burhan ağabeyi (Burhan Arpad), Emil ağabeyi (Emil Galip Sandalcı) son on yıl içinde yitirdik. ‘Gittikçe artıyor yalnızlığımız...’

‘Vatan’cılar, birbirlerine çok bağlıdırlar;– ‘bağlıydılar’ demek, galiba daha doğru! Çünkü, en son, bundan yaklaşık yirmi yıl önce, bir araya gelmiştik. Bu çözülmede biraz da, ‘Vatan’ın sürekli olarak el değiştirmesinin de payı var galiba... 1960’larda Ahmet Emin (Yalman) bey, Naim Tirali ve arkadaşları anlaşmazlığa düşünce gazeteden ayrılmak zorunda kaldı ve Özcan Ergüder’le birlikte ‘Hürvatan’ı yayımlamaya başladı. ‘Vatan’ın imtiyaz hakkı Tirali’de kalmıştı çünkü. Naim ağabey, bir süre daha dayandı, sonunda, yeni edindiği bir ortakla birlikte, gazeteyi Ankara’ya taşıdı. Belleğim beni yanıltmıyorsa, ‘Vatan’ın Ankara’da yayımlanmaya başladığı tarih, 1962 olmalıdır. Her neyse, ‘Vatan’ daha sonra bir defa daha el değiştirdi. Bu defa imtiyaz sahibi, 27 Mayıs’ın Milli Birlik Komitesi üyelerinden Numan Esin’di. Esin’le birlikte ‘Vatan’ tekrar İstanbul’a döndü 1970’lerin başında. Bundan sonrası benim için meçhul! Numan Esin’den sonra imtiyaz sahipliğinde bir değişiklik olup olmadığını bilmiyorum. Zafer Mutlu ve arkadaşlarının, imtiyazı Numan Esin’den satın almış olmaları ihtimalinin ‘agleb–i ihtimal’ olduğunu düşünüyorum...

Yılmaz ağabey (Çetiner), geçenlerde Milliyet’teki köşesinde, aslında Nurettin Artam’a ait olan, ama genellikle Neyzen Tevfik’in sanılan bir dörtlük yayımladı: ‘Şu bizim dönmedolap Ahmet Emin/ Din ü imanımıza çatmadadır/ Başımız ağrımaz etsek de yemin/ Vatan’ı on kuruşa satmadadır.’ ‘Vatan’ı on kuruşa satmak’taki örseleyici tevriyenin içerdiği ağır imaya Ahmet Emin bey’in asla müstahak olmadığını düşünüyorum. (‘Vatan’ logosunun altındaki ‘Eğriye Eğri, Doğruya Doğru’ sloganına, Ahmet Emin bey’in ve gazete yöneticilerinin sonuna kadar bağlı kaldıklarını söylemek gerekiyor.) Dahası, Çetiner yazmıyor ama, Ahmet Emin bey’in ‘dönmedolap’lığı, 1946’dan 1955’lere kadar müfrit bir Demokrat Parti ve Adnan Menderes savunucusu iken, özellikle 1957 seçimlerinden itibaren 180 derece dönerek, müfrit bir Cumhuriyet Halk Partisi ve İsmet Paşa taraftarı olmasına, atıfta bulunmaktadır. Tabii, Yalman’ın Selanikli, dolayısıyla ‘avdeti’ olarak Sabetayistliğine de, yine ağır imalı bir gönderme de vardır ‘dönmedolap’ sözünde!..
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

[Resim]
Dönmelerin Adı Hangi Olaylarda Gündeme Geliyor?

[Resim]
Dönmelikle ilgili şahsen bizim görüşümüz çok kısaca şöyle özetlenebilir: Türkiye’de Musevilik de dahil her dinin mensubu özgürce, devletimizin himayesi ve milletimizin büyüklüğünden neşet eden hoşgörüsü altında yaşamaktadır. Kimse, hangi etnik kökenden olursa olsun yüzlerce yıl önce Müslüman olmuş bir gurubu zorla dinden döndürmeye çalışamaz; ‘siz aslında asimile olmuş Yahudilersiniz, öyleyse Türkiye Cumhuriyetinde size sağlanan imkanları, makam ve mevkilerinizi, zenginliğinizi İsrail politikalarına hizmet için kullanmalısınız’ gibisinden bölücü ve yıkıcı telkinlerde bulunamaz. Boşnaklar da, Arnavutlar da, Rumlar da, Çerkezler de, Çeçenler de, Kürtler de ve hatta biz Türkler de nihayet yüzlerce yıl önce Müslüman olmuş ve birlikte yeni bir millet, “İslam milletini” oluşturmuş topluluklarız. Mikro milliyetçilikler ise önce İslam milletini oluşturan halkların varlığına, daha ötede ise dünya barışına yönelmiş büyük bir tehdit ve tehlikedir.

Dönmeler, kendilerinin sevdiği yeni bir adlandırmayla Sabetayistler, Türkiye’de son on yılda yeniden hararetle konuşulmaya başlandı. Daha önce Sultan II. Abdülhamid devrinde, 1908-1918 arası İttihat Terakki iktidarı yıllarında, 1924 nüfus mübadelesi sırasında ve İzmir Suikastı söylentileri esnasında sıkça adlarından söz edilmişti. Dönmelerin gündeme geldiği bu devirler ayrı ayrı yazıların ve hatta kitaplık çalışmaların konusu olacak kadar önemlidir. Şimdi ülkede millet ve memleket aleyhine gelişen kimi olayları, oligarşiyi, antidemokratik uygulamaları anlamlandıramıyorsak sözkonusu guruplar ve devirler hakkındaki bilgi eksikliğindendir.

1994, Halil Bezmen olayı
Dönmeler son on yıl içinde ilk kez Halil Bezmen’in meşhur “klor yolsuzluğu” yüzünden ABD’ye kaçışıyla gündeme geldi. Bilindiği gibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Recep Tayip Erdoğan’dan önceki CHP’li başkanı Nurettin Sözen döneminde büyük yolsuzluklar yapıldığı açığa çıkmış, bilhassa İSKİ’de büyük skandal olmuş, İSKİ genel müdürü Ergun Göknel, yolsuzluk suçlamalarından mahkum olarak yıllarca hapis yatmıştı. İSKİ’ye fahiş fiyatla (yanlış hatırlamıyorsam normal fiyatın 100 katı) klor satan ve “Türkiye’yi kazıkladım, kazıklanmasaydınız” dediği basında yer alan Halil Bezmen adlı kişi ise polisten kaçarak ABD’ye kapağı atmıştı. Türkiye’nin talebi üzerinde orada yakalanıp yargılanmıştı da.

Dönmelik ve dönmeler işte bu yargılanma esnasında gündeme gelmişti ilk kez. Zira Halil Bezmen bir “Dönme”ydi ve iddiaya göre mahkemeden “Musevi olduğunun” dikkate alınarak yargılanmasını istemiş, mahkeme de oradaki Musevi cemaatine başvurarak Türk adı taşıyan, nüfus cüzdanında da Müslüman yazan bu kişinin Musevi sayılıp sayılmayacağını öğrenmek istemişti.

Dönmeler Yahudi Mi “Kafir” Mi?
Bu dönemde kullanımı yaygınlaşan internette dolaşan bilgilere göre Bezmen’in bu müracaatı Amerika’daki Yahudi cemaatlerini ikiye bölmüştü. Bir kısmı Dönmelerin artık Yahudi sayılamayacağını, dinden çıkmış “kafir” kimseler olduklarını iddia ederken, aralarında JINSA adlı Musevi silah üreticileri örgütünün de yer aldığı öteki gurup ise Dönmelerin, İsrail’in menfaatleri açısından Yahudi kabul edilmeleri gerektiği iddiasını seslendiriyorlardı. Bu ikinci görüş sahiplerinin, Türkiye’deki dönmelerin belli başlı 40-50 aile dışında büyük oranda asimile olup eridiğini, bunun önce durdurulması ardından Yahudilikle bağlarının güçlendirilip yine sayısı hızla azalan Türkiye’deki Musevi cemaatine eklemlenmesi gerektiğini hedefledikleri anlaşılıyordu.

Bir Dönmelik Misyoneri
Bu dönemde yani 1994’dün ilk aylarından başlayarak bazı dergilerde de Dönmeleri yeniden gündeme taşıyıcı ve hatırlatıcı yazılar yazılmaya başlanmıştı. Sonradan birçoğu kitaplaşacak olan bu yazılardan ilki Ilgaz Zorlu’nun Tarih ve Toplum Dergisi’nin Nisan 1994 sayısında yer alan “500. Yılında Unutulan Bir Cemaat: Dönmeler” başlıklı yazısıydı. Yazı, Yahudilerin Endülüs’ün Hıristiyan işgaline girmesi üzerine kovuluşlarının ve Türkler tarafından himaye edilerek topraklarımıza kabul edilişlerinin 500. yılı kutlamalarında Dönmelerin unutulduğunu söyleyerek kısa bir tarihçe veriyordu. Dahası 500. yıl kutlamalarında Türklerin Yahudilere yaklaşımının hep olumlu yönlerinin ele alındığını, oysa Dönmelere büyük zorluklar ve bunalımlar yaşatıldığını, buna da bazı Yahudilerin “Mesih” kabul ettiği Sabetay Sevi’nin İstanbul’da yargılanarak Müslüman olmaya zorlanmasının sebep olduğunu iddia ediyordu. Zorlu, 95 ve 96 yıllarında da Toplumsal Tarih ve Tiryaki dergilerinde konuyla ilgili 15 kadar yazı yazdı ve nihayet 28 Şubat döneminin kızıştığı sırada, 1998’de “Evet Ben Selanikliyim-Türkiye Sabetaycılığı” adıyla kitaplaştırdı. Zorlu, kitabında asimilasyonu durdurmaya ve sayılarının bazen 60, bazen 80 bin olduğunu iddia ettiği Dönmeleri Yahudiliğe geri kazandırmaya çalışıyordu. Nitekim kendisi mahkemeye başvurarak asıl adının Şimon Ben Zwi, dininin de Musevilik olduğunu, nüfuz cüzdanındaki din hanesine Yahudi yazılmasını talep etmişti. İlginçtir davayı kazandı da.

Zorlu’nun kitabından, bozuk türkçesi ve karmaşık üslubuna rağmen dikkatli okunduğunda şu yargıları çıkarmak mümkündü: Türkler, iddia edildiği gibi Yahudilerin dostu değildi, aksine 350 yıldır “radikal İslamcı baskılarla” “bir Yahudi tarikatı” sayılması gereken Sabetay Sevi yandaşlarının kendilerini zorla Müslüman gibi göstermelerine sebep olmuş, dini ve kültürel baskıya tabi tutmuşlardı. O kadar ki Dışişleri Bakanı İsmail Cem bile tanınmış bir Dönme ailesinden olduğu için “İpekçi” olan soyadını kullanamıyordu. Oysa Dönmeler, kurdukları modern eğitim kurumlarıyla, İttihat ve Terakki cemiyetiyle, gazetelerle hep Türk modernleşmesine hizmet etmişlerdi. Hatta Mustafa Kemal’in ilkokulu olan Selanik’teki Şemsi Efendi Mektebi’nin kurucusu da asıl adı Şimon Ben Zwi olan bir Dönme hahamıydı ve Ilgaz Zorlu’nun da dedesiydi. Zorlu, nedense kitabında üç dört ayrı yerde ısrarla bu okula “cemaat dışından öğrenci alınmadığını” da vurguluyordu.

Bu sırada çoğu Zorlu’nun enformasyonundan beslenerek yazı yazanlar da vardı. Henüz solcuların ilgi duymadığı sırada konuyla ilgili sık yazı yazanlardan biri de Mehmet Şevket Eygi idi. Eygi Milli Gazete’de sık sık Dönmelere dikkat çekti. Yahudilerin biri Türkiye, diğeri İsrail olmak üzere iki devlet kurdukları şeklindeki beyanatıyla dikkati çeken Musevi asıllı Rifat Bali ise Zorlu’nun tezlerini destekleyici ve yol gösterici bir konumda hissettiriyordu varlığını. Örneğin Rifat Bali de Zorlu gibi Türklerin Yahudi dostu olmadığını, Eminönü’ndeki Yeni Cami’nin yerinde Dönmelerin dükkanları bulunduğu halde devletin burayı zorla istimlak ederek onları mağdur ettiğini söylüyordu.

28 Şubat ve Dönmeler
Hiç şüphesiz Dönmelikle ilgili yazı ve haberlerin en ilginci, adı 28 Şubat ile özdeşleşen Çevik Bir hakkında olandı. Londra’da yayımlanan “Impact International” adlı aylık siyasi derginin Mart 97 sayısında bir yazı çıkmış, Muhammed Han Kayani adlı gazeteci bunu tercüme edip Türkiye’de yayımlamış, Aydoğan Vatandaş da “Armagedon” adlı kitabına yazıyı aynen almıştı. Yazıda “Türkiye’de bazıları Çevik Bir’in “dönme” olduğuna inanmaktadır” ifadesi de yer alıyor, yine bir dönme olduğu söylenen Emre Gönensay’ın da Çevik Bir’in başbakan adayı olduğu iddia ediliyordu. Gönensay, Tansu Çillerin başbakan sıfatıyla İsrail’e yaptığı gezide Çillere “arz-ı mevud” cümlelerini söyleten kişi olarak biliniyordu.

Nitekim sonradan Askeri dergilerde ordu mensuplarına tavsiye edilecek olan Aydoğan Vatandaş’ın Armagedon kitabı, o dönemde Çevik Bir tarafından mahkemeye verilmiş, kitap da piyasadan kaybolmuştu. Bu davalar sonunda Çevik Bir’in ortalıktaki söylentilerin aksine “alevi” olmayıp ana tarafından Selanik ve baba tarafından Manastır’lı (yahut tersi) olduğunun ispatlandığı söyleniyordu.

Yukarıda adı geçen ABD’deki JINSA adlı kuruluştan bir ara “Uluslarası Liderlik” ödülü de alan Çevik Bir’in adının karıştığı bu Dönmelik iddiaları onu yıpratmamış, aksine cumhurbaşkanlığına aday bile gösterilmişti. Başında Ali Şen’in bulunduğu ve çoğu Balkan kökenli işadamlarından oluşan bir gurup, alkışlarla kendisinin Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklamışlardı. Başında Gündüz Kapanî (Kapancıoğlu)’nun bulunduğu ve üyelerinin İzmir’deki Dönmelerden oluştuğu tahmin edilen “İzmirliler Derneği” de düzenlediği basın toplantısıyla Çevik Bir’in Cumhurbaşkanlığı adaylığına destek vermişti.

Dönmelerin adının en tehlikeli biçimde geçtiği iki hadiseden biri 28 Şubat sürecinde ordu içinde bir cunta oluşturarak darbe yapmaları, ikincisi de Gölcük depremine sebep olmuş olmaları iddalarıydı.

Bilindiği gibi Emniyet İstihbaratı, onbaşı süsü verilmiş bir istihbarat uzmanı aracılığıyla Güven Erkaya’nın komutan olduğu sırada, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan darbenin planını sızdırmış, hadise basında “Sarmusak Olayı” olarak geniş yer almıştı. Söylentiye göre cunta, kendisine solcu ve alevi süsü veriyor, hatta PKK ile dirsek teması kuruyor, Çevik Bir’in “İslamın ılımlısı olmaz” şiarından hareketle, birinci ve baş düşman olarak islamı ve İslamcıları görüyordu, ancak asıl çekirdeğini Dönmeler oluşturuyordu. Buna göre darbe yapılırsa Türkiye bütün savunma ve güvenlik işlerini İsrail’le birlikte planlayacak ve İran ile Suriye’ye savaş açılacaktı. İsrail’in İran’a saldırıda kullanmak için Hakkari’den üs istediği ve Türkiye-Suriye sınırına şimdi Filistin’de ördüğü gibi duvar örmeyi önerdiği haberleri de basında bu sıralarda yer alıyordu.

Depremi Dönmeler Mi Tetikledi?
17 Ağustos depreminde konuşulan bir konu da, aslında depreme deniz dibinde, tersanenin ve denizaltı yataklarının bulunduğu yerde casuslar tarafından yerleştirilmiş bir sismik bombanın patlamasının yol açtığı konusuydu. Deniz savaşlarında düşman donanmasını batırmak için denizde dev dalgalar (tsunami) oluşturmaya yarayan bu sismik bombaları İsrail de kullanıyordu. Nitekim 17 ağustos depreminden 25 gün sonra 11 Eylül 1999 tarihli Sabah gazetesinde “İsrail Doğu Akdenizde bir sismik bomba denemesi daha yaptı” şeklinde bir haber yer almıştı.

Komplo teorisi gibi o günlerde konuşulanlara göre denizaltı yataklarında patlatılan sismik bomba fay hattını tetiklemiş, korkunç bir depremle Türkiye sarsılmış, denizatlılarımız pestil gibi ezilmiş, geriye kalan donanma da hızla Gölcük sahillerinden uzaklaştırılmıştı. Sonradan donanmamız önceki genel kurmay başkanı Kıvrıkoğlu’nun da iftiharla belirttiği gibi uluslarası sulara doğru İzmir sahillerine taşınacak, görevi ondan devralan Hilmi Özkök de yeni yapılan bir denizatlıya binerek gücümüzü tazelediğimiz mesajını verecekti.

Depremin olduğu günün sabahı saat 06 civarında ilk olarak İsrail kurtarma ekipleri Gölcük ve Yalova’ya gelmiş, “Türk denizciliğini geliştirmeyi amaçaldığı” söylenen özel bir toplantı için o sırada Gölcük’te bulunan yaklaşık 200 civarındaki üst düzey İsrailli askeri uzmanın kaldığı evlerde kurtarma operasyonlarına başlamıştı. Şaşırtıcı biçimde bu ekipler Yahudilerin hangi villa ve evlerde kaldığını önceden biliyor gibi ve sadece onların kaldığı yerlerde kurtarma arama kurtarma yapıyorlardı. Gölcük askeri tesislerine ise bütün ısrarlarına rağmen İsrail’den gelen ekipler sokulmamıştı.

Dönmelerin bu olaydaki rolü ise, TSK içinde bir tür İsrail’le dostluk lobisi gibi çalışmaları, askeri istihbarat ve iletişim teknolojileri ile eğitim konusunda ipleri adeta İsrail’e teslim etmeye hevesli duruşları olarak gösteriliyor. Depremi, Türk denizciliğine bir suikast ve Doğu Akdeniz’de İsrail’in rahatsızlık duyduğu donanmamıza bir saldırı olarak okuyanlar, Deniz Kuvvetleri komutanı olan Güven Erkaya’nın Kıbrıs Barış Harekatı esnasında batan gemimizin kaptanı olduğunu da o günlerde hatırlatıyorlardı. Örneğin Hürriyet Gazetesinde “Kurtarıcıya şükran yemeği” manşetiyle, Erkaya’nın 1974’te kendisini kurtaran İsrail savaş gemisinin komutanı olan generalle birlikte mumlar altında bir yemek yediklerini haber veriyordu.

Troyka harekatı ve Dönmeler
Son büyük Dönme operasyonunun ise “Troyka harekatı” olduğu söyleniyor. 2002’nin temmuzunun ilk günlerinde ABD’nin savunma ve dışişleri bakan yardımcıları (Wolfovitz ve Grossman) Türkiye’ye gelmiş, Eczacıbaşı’nın köşkünde Amerikaya yakın bazı işadamları, gazetecilerle, aralarında İsmail Cem, Cem Boyner, Cem Duna, Kemal Derviş, Yaşar Büyükanıt ve Cengiz Çandar gibi isimlerin de yer aldığı gizli bir toplantı yapmışlardı. Hemen ardından Hüsamettin Özkan ve İsmail Cem DSP’den istifa ederek “Ecevit’siz ve MHP’siz yeni hükümet” formülünü işletmeye başladılar. 15 gün içinde, en geç Temmuz’un 25 civarı yeni bir hükümet kurulacak, yaklaşan Ağustos şurasına da, ABD’nin Irak’a saldırısı için önceden cephe açarak destek vermeye de bu yeni hükümet karar verecekti. Basındaki Dönme gazetecilerin “Troyka % 60’la geliyor!” türünden çığırtkanlık yaptığı o günlerde yine bir Dönme olduğu söylenen Çiller atılmış ve yeni kurulacak hükümette MHP’nin boşluğunu dolduracağıma göre başbakanlık benim hakkımdır anlamında bir açıklama yapmıştır. Çiller “ABD Irak’a gireceği zaman ben başbakan olmak isterim” demişti. Bu cümle, yeni hükümet senaryolarının maksadını açığa vuran müthiş bir ifşaattı aslında. Neyse ki Devlet Bahçeli içi boşalmasına rağmen DSP liderinin başbakanlığına itiraz etmeyip baskın seçim kararını açıkladı da memleket bir uçurumdan dönmüş oldu. Çünkü deniliyor ki eğer bu meclis içi darbe gerçekleşse de “Dönme” İsmail Cem İpekçi yahut eşi Yahudi diasporasının önemli isimlerinden olan Kemal Derviş başbakan olsaydı bu Dönmeler için bir büyük zafer olabilirdi. Bu durumda hem 30 Ağustos 2002 atamalarında büyük skandallar ve tasfiyeler yaşanabilir, hem de Türkiye ABD’yi memnun etmek için Irak’a cephe açarak savaşa girerdi ve savaş hali ileri sürülerek “geç seçim” kararı alınıp demokrasi bilinmeyen bir tarihe ertelenebilirdi.

Bütün bu haber ve söylentilerde Dönmelerin, Türkiye’nin iç ve dış ilişkilerini bazen ABD, çoğu kere İsrail lehine şekillendirmeyi amaçlayan ve yasal yollardan elde ettikleri makam ve mevkilerini yasal olmayan gizli birlikteliklerle ülke ve millet aleyhine istismar edebilen bir topluluk olduğu hususu ima ediliyordu.

Dönme Yok Müslüman Var!
Dönmelikle ilgili şahsen bizim görüşümüz çok kısaca şöyle özetlenebilir: Türkiye’de Musevilik de dahil her dinin mensubu özgürce, devletimizin himayesi ve milletimizin büyüklüğünden neşet eden hoşgörüsü altında yaşamaktadır. Kimse, hangi etnik kökenden olursa olsun yüzlerce yıl önce Müslüman olmuş bir gurubu zorla dinden döndürmeye çalışamaz; ‘siz aslında asimile olmuş Yahudilersiniz, öyleyse Türkiye Cumhuriyetinde size sağlanan imkanları, makam ve mevkilerinizi, zenginliğinizi İsrail politikalarına hizmet için kullanmalısınız’ gibisinden bölücü ve yıkıcı telkinlerde bulunamaz. Boşnaklar da, Arnavutlar da, Rumlar da, Çerkezler de, Çeçenler de, Kürtler de ve hatta biz Türkler de nihayet yüzlerce yıl önce Müslüman olmuş ve birlikte yeni bir millet, “İslam milletini” oluşturmuş topluluklarız. Mikro milliyetçilikler ise önce İslam milletini oluşturan halkların varlığına, daha ötede ise dünya barışına yönelmiş büyük bir tehdit ve tehlikedir.
Logged

DüshLerimde pusLu ßir intikam biLeklerimde ßayat ßir intahar øySa öLünücek ßirseyh yokmush Sen gidince ya$anacak ßir$ey øLmadığı kadar..
 
ADMINISTRATOR
*


Rep Gücü: 24
Rep Puanı: 764



Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5981
Üye No: 400
Nerden:
Üye Bilgileri: Üyelik Bilgileri
Web Sitesi: WWW
§µ§l{µñĿµĜµм ă§ăĿĕ†ĩмďĕñďĩř!
 
« Yanıtla #2 : 24 Mart 2008, 19:35:51 »

 HERKESİN DİLİNDE SABEYATİZM'DİR GİDİYOR? HER KAFADAN BİR SES ÇIKIYOR. PEKİ NEDİR BU İŞİN ASLI?!


Sabetaycılık üzerine bu kadar polemik varken istedik ki Sabetaycıların izinden gittikleri Sabetay Sevi'yi tanıtalım. İşte Sabetay Sevi'nin hayatı.

Başlarken...
'Sakladım söylemedim derdimi, gizli tuttum, uyuttum...' İstanbul'un şirin semtlerinden Üsküdar'da dik bir yokuşun başında yer alan, büyükçe bir mezarlığın içindeki mezar taşlarından birinin üzerinde yazılı bu sözler... Üzerleri fotoğraflı, kıbleye göre yerleştirilmemiş, ziyaretçilerinden dua veya fatiha istemeyen bu mezarlarda, bir zamanların en gizemli topluluklarından birinin mensupları yatıyor. Selanikliler sokağının başındaki Fevziye Hatun Camisi'nin hemen yanından girilen bu mezarlık, 'Bülbülderesi' adını taşıyor. Kim bilir; belki upuzun servilerinin serin gölgeliğinden, belki de Tevrat'daki 'Mesih, bülbüllerin en çok öttüğü yere gelecek' ibaresinden seçtiler burayı kendilerine kabristan olarak. Kim bilir belki de pek çok kişinin söylediği gibi artık kimse hatırlamıyor bile, Selanik'teki o günlerini ve 'gizli dinlerini'. Ya da belki de hâla bazıları her sabah gün doğarken deniz kıyılarına çıkıyor ve bekliyorlar, kendilerini kurtaracak Mesihleri'ni... İşte size tarihten pek de üstü açılmamış bir gizemli hareketin; 17. yüzyılda on binlerce Musevi'yi peşine takan Sabetay Sevi'nin öyküsü...

Sabetaycılar ya da Sabetayistler... Köklerinin Sefarad İspanyası'na dayandığına inanılan, bugün isimleri ortaya atıldığında, 'Birkaç kuşak önce kaybolup gitmiş bir hareket' ya da 'Türkiye'nin asıl kurucuları' şeklindeki komplo teorilerinin öznesi olarak anılan bir topluluk... Sabetaycılık üzerine yapılan tüm bu tartışmalar 'Matrix' filminin senaryosunu andıran sorular ve olaylar üzerine yoğunlaşıyor: Yaşadığımız dünya aslında başkaları tarafından mı kurgulanıp yönlendiriliyor? Sabetaycılar, Türkiye ve dünyada Yahudiliği hakim kılmak için çok gizli bir oyun mu oynuyorlar? Yaşadıklarımız, bir komplo teorisinden mi ibaret? İslam'ın en büyük kalesi Osmanlı'yı ele geçirmek istediği iddia gelen Yahudiler'e 'Sefarad', aynı dönemde Orta ve Doğu Avrupa'dan gelenlere de 'Aşkenaz' deniyordu.

KABALA'NIN YÜKSELİŞİ

Bu dönemlerde oldukça kötü günler geçiren Yahudiler, yaşadıklarının kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi Tanrı'nın isteği olduğuna inanıyorlardı. Ama yine kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi günün birinde bir Mesih'in gelerek kendilerini bu acılardan kurtaracağını düşünüyorlardı. Bu zor koşullar altında Yahudiler arasında mistizme inananların sayısı da giderek artıyordu. Yahudi mistizminin en önemli kaynaklarından biri 'Kabala' idi. Görünenin arkasında mutlaka bir başka şeyin gizlendiği fikrinden hareket eden Kabalistler, kutsal metinlerde çeşitli sayılar ve matematiksel işlemlerle gizli gerçeği ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı. Ortaya çıkarılmaya çalışılan gizli gerçekler arasında kurtarıcı Mesih'in kim olacağı ve hangi tarihte geleceği de vardı. Bu görüşler içinde en çok rağbet görenlerinden birisi de milenyumda (1000'li yıllarda) bir Mesih'in mutlaka geleceği şeklindeydi. Yine Kabala'da 666 sayısının şeytanın yılı ya da sayısı olduğu şeklinde bir inanış bulunuyordu. Bu iki sonuçtan hareketle, 1666 yılının 'hayati önemine' ilişkin yaygın bir inanış oluştu.

DOĞUM TARİHİ DEĞİŞTİRİLDİ Mİ?

Gersom Scholem tarafından yazılan ve Sabetaycılığın tarihi konusundaki en geçerli referans eser kabul edilen kitapta, Sabetay Sevi'nin 1 Ağustos 1626 tarihinde, bir cumartesi günü dünyaya geldiği belirtiliyor. Sabetay Sevi'ye, Yahudilik'te cumartesi günü doğan çocuklara 'Sabatai' adını verme geleneği gereği bu ismin verildiğinin altı çiziliyor. Bu tarih aynı zamanda Yahudiler'in, Birinci ve İkinci Tapınakları'nın yıkılışını andıkları gündür. Sabetay'a inanmayanlarsa, Sabetay Sevi'nin doğum gününü, bu inanca uydurmak için bilinçli olarak değiştirdiğini ileri sürerler.

SABETAY SEVİ KİMDİR?

Sabetay Sevi 17. yüzyılda İzmir'de doğdu. 22 yaşında kendini Mesih ilan etti. Yahudiliği ikiye böldü. Sadece Osmanlı'da bir milyon kişiyi peşinden sürükledi. Her kıtada binlerce mürit edindi.

Sabetay Sevi'nin ailesi büyük olasılıkla Aşkenazlar'dandı. Annesi Clara'yı küçük yaşta kaybeden Sevi'nin iki de kardeşi vardı: Abisi Elijah (İlyas) ve kardeşi Joseph (Yasef). O yıllarda İzmir Limanı ticarette öne çıkmıştı. Artan ticaretle birlikte İzmir, Avrupalı tüccarlarla dolup taşmıştı.

Yahudiler'in hem doğu hem de batı dillerini biliyor olması, onları bir anda ticaretin merkezine oturttu. Pek çok Yahudi gibi baba Mordehay da Avrupalı tüccarlar için simsarlık yapıyor, böylece inanılmaz gelirler elde ediyordu. Babalarının yanında çalışan diğer kardeşlerin aksine Sabetay Sevi daha küçük yaşlardan itibaren ticarete değil dine yöneldi. O dönemdeki her zeki çocuk gibi o da, haham olması için özel bir eğitime alındı.

EVLENDİ AMA BAKİR KALDI

Başhaham Joseph Eskapha'nın bizzat eğittiği Sevi'ye, gösterdiği başarı nedeniyle genç yaşında haham ünvanı verildi. Sevi, 15 yaşına kadar Tevrat, hadis, fıkıh konularına vakıf olmayı başardıktan sonra Kabala eğitimine başladı. Sevi 18 yaşına geldiğinde kendi yorumlarını başkalarına da okuyup öğreten biri haline geldi. Hatta etrafında bir öğrenci grubu da topladı. Tasavvufla fazlasıyla haşır neşir olan Sevi, bir süre sonra tuhaf bulunan hareketler de yapmaya başladı. Oruç günlerinin dışında da oruç tutuyor, sık sık yıkanıyordu. Sabetay Sevi ailesi tarafından genç yaşta evlendirildi. Ancak Sevi, eşiyle cinsel ilişkiye girmedi. Ailesi bu durumu onun eşinden hoşlanmadığı şeklinde yorumlayarak birincisini boşattırıp ikinci kez evlendirdi. Ancak Sevi ikinci evliliğinde de cinsel ilişkiye girmekten kaçındı.

22 YAŞINDA İLK MESİHLİK İDDİASI

İddialara göre Sabetay Sevi, 1666'da kıyametin kopacağını, bundan hemen önce kurtarıcı Mesih'in geleceğini, bunun da 1648'de olacağını 'biliyordu'. Etrafındakileri yavaş yavaş hazırlayan Sevi 22 yaşına geldiğinde Mesih olduğunu iddia etti. Haber İzmir'deki Yahudiler arasında yayılınca özellikle yaşlı hahamlar bir hayli sinirlenerek tepki gösterdiler. Hatta hocası Başhaham Eskapa, iki hahamı Sevi ile görüşerek iddiasını geri almaya ikna etmeleri için görevlendirdi. Sevi ise mesihliğini kanıtlayan delillerden söz ediyordu. Tarihçilere göre tam da bu tarihlerde Sevi'nin vücudundan hoş bir koku yayılmaya başladı. Hatta bunun bir hile olabileceğinden kuşkulanılarak Sevi bir doktora muayene bile ettirildi. Mesihliğin alameti sayılan bu durum sonraları müritleri tarafından bayram olarak kutlanmaya başlandı. Sevi 23 yaşına geldiğinde bu kez de Tanrı'nın, Yahudilerce söylenmesi yasaklanan adı 'Yehova'yı telaffuz etti. Bunun üzerine hahambaşı Eskapa, Sabetay Sevi'yi İstanbul'daki hahamlara şikâyet etti.

22 yaşındayken, mesihliğini ilan ettiği öne sürülen Sabetay Sevi hakkındaki bazı kaynaklar bu bilgiyi doğrulamazken Sabetay Sevi'nin İzmir'de bulunduğu dönemde kendi ağzından mesihlik iddiasında bulunmadığı da iddia ediliyor. Gersom Scholem de kitabında, 'Sevi, olsa olsa o da bir defacık Sinagog'da dualardan önce 'Ben Mesih-i İsrail'im demiştir' diyor. Sabetay Sevi'in her şeye rağmen aforoz gücünde bir dışlanmaya uğramadığını belirten Scholem, Sevi'nin İzmir'den kovulduğu için değil zorunluluktan dolayı seyahat ettiğini söylüyor.

'TEVRAT'LA EVLİYİM'

Sevi'nin İzmir'den sonraki ilk durağı İstanbul'du. 1650 yılında İstanbul'a gelen Sevi burada Abraham Vaçini adlı bir hahamla karşılaştı. Bu hahamdan 'Mezamiri Süleyman'ın Tefsiri' adında bir belge alan Sevi, bunu mesihliğinin delili olarak taşımaya başladı. Zira çok eski olduğu iddia edilen belgede, Sabetay Sevi isimli bir Mesih'in doğacağı haber veriliyordu. Gerek eski gerekse bu yeni 'belgeyle' birlikte Sevi, İstanbul'daki Yahudiler arasında önemli bir nüfuz elde etti. Ancak İzmirli hahamların İstanbullu hahamları 'Sabetay'dan uzak durun' diye uyarması üzerine Sevi Selanik'e gitmeyi kararlaştırdı. Sevi Selanik'deki ilk günlerinde Mesihlik iddiasında bulunmazken zekasıyla Selanikli Yahudiler'i kendisine hayran bıraktı. Öyle ki evinde misafir olduğu bir Yahudi, ona kızını bile verdi. Ancak Sabetay üçüncü eşiyle de cinsel ilişkiye girmedi. Bunun nedenini soranlara ise, gerçek anlamda evlenmeyeceğini çünkü zaten Tevrat ile evli olduğunu söyledi. Ama bu sözleri duyan hahamlar bunun Mesihlik iddiası olduğunu belirterek sert tepki gösterdiler. Bu gelişme üzerine Selanik'ten ayrılıp Atina'ya geçen Sabetay Sevi burada da iyi karşılanmayınca önce İzmir'e döndü ardından da ikinci kez İstanbul'a gitti. İstanbullu hahamların kendisini rahat bırakmamaları üzerine 1659'da babasının yanına İzmir'e geri döndü.

KUDÜS YOLLARINA DÜŞTÜ

İstanbul ve Selanik'e yaptığı yolculuklarda beklediği ilgiyi göremeyen Sabetay Sevi bu kez rotasını Filistin'e çevirdi. 1662 yılında birkaç yakınıyla birlikte bir gemiye binen Sevi, Trablusgarp ve Beyrut'a kadar ulaştı. Ancak burada karar değiştirerek Mısır'a gitmeye karar verdi. İskenderiye'de gemiden inen Sevi doğruca Kahire'ye gitti. Sevi'yi, burada tüm hayatını değiştirecek gelişmeler bekliyordu.

BÜYÜK IŞIĞI BEKLE

1663 yılının sonbahar aylarında Kahire'ye doğru yola çıkan Sabetay Sevi, yolculuk sırasında kısa süre sonra kendisinin Mesih olduğunu onaylayacak olan Gazzeli Nathan yani Abraham Nathan Aşkenazi ile tanıştı. Nathan çok başarılı ve zeki bir öğrenciydi. Din konusunda Sabetay Sevi'den bile daha bilgiliydi. Nathan 19 yaşlarındayken okula gelen Samuel Lissabona adlı zengin bir Yahudi'nin çok güzel ama bir gözü görmeyen kızıyla evlendi.

KABALA EĞİTİMİ ALDI

Bu kızla evlenmeyi kabul eden Nathan hemen ardından da Kabala öğretisiyle daha yakından ilgilenmeye başladı. Bu konuda epeyce ilerleyen Nathan çevresindekilere gördüğü bir sanrıdan bahsetmişti. Nathan bu sanrıda kendisine 'büyük bir ışığı bekle' dendiğini söylüyordu.

PAZARTESİ, 14 ARALIK 1665

Bence bütün bunların sonu kötüye varacak. Yüzyıllardır ağırbaşlı bir yaşam süren insanlarımız, ansızın krallarının yakında tüm dünyayı yöneteceğini ve hatta Osmanlı Sultanı'nın onun önünde diz çökeceğini söylemeye başladılar... 'Sultan'dan korkma artık' diyor bana babam. O ki Bab-ı Ali'nin gönderdiği en küçük görevlinin gölgesinden bile korkmakla geçirdi tüm yaşamını! 'Neden korkuyorsun? Onun sultanlığı bitti artık, çok yakında Diriliş çağı başlayacak.'

KADI SORGULUYOR

Mesihlik iddiasındaki Sabetay, acımasızlığıyla tanınan İzmir kadısı tarafından sorguya çağrıldığında, hemen herkes Sevi'nin 'kellesinin vurulacağından' emindi Ancak Sabetay'ın kadının yanından sapasağlam ayrıldığını gören müritleri, 'kadı'nın 'Bu adam Tanrı'nın meleği' dediği rivayetini yaymaya başladı.

Sabetay 1665 yılı Haziran ayının başlarında Gazze'den ayrılarak Kudüs'e doğru yola çıktı. Beraberinde giderek genişleyen bir grup vardı. Bu arada Sabetay Gazze'de kendisine eşlik etmek üzere 12 de haham seçmişti. Kudüs'e geldiğinde farklı tepkilerle karşılandı Sevi. Özellikle bazı Kudüslü hahamlar tarafından 'sultanlık hevesinde olduğu ve vergiler için toplanan yardım paralarını zimmetine geçirdiği' iddiasıyla Osmanlı kadısına şikâyet edilmişti. Sabetay Sevi sonunda 1665 yılı Temmuz ayında İzmir'e dönmek üzere yola çıktı.

GÖNÜLLÜ MUHAFIZLAR

Sabetay İzmir yolunda ilerlerken onunla ilgili haberler kendisinden önce geçeceği yerlere ulaşıyordu. Safed, Şam, Halep Sabetay'ın gelişiyle birlikte tıpkı Kudüs gibi ikiye bölünüyordu. Çok sayıda Yahudi artık Sabetay'a fazla çekince duymadan bağlanıyordu. Sabetay'ın etrafındaki kalabalık arttıkça ona karşı çıkan hahamların sesleri de giderek kısılıyordu. Pek çok haham onun Mesih olduğunu kabul ediyordu. Mesihlik hareketi o kadar ilerlemişti ki cumartesi günleri sinagoglarda okunan dualarda, Osmanlı Sultanı'nın adının geçtiği yerde artık Sabetay Sevi'nin adı söyleniyordu. 1665 yazı sona ererken Sabetay Sevi üç yıldır ayrı olduğu İzmir'e döndü. İlk üç ay ortalıkta fazla dolaşmayan Sabetay çevresini saran ve onun gönüllü muhafızları olan kalabalıkla hemen dikkatleri çekiyordu.

TABULARI YIKAN 'MESİH'

Bir süre sonra Sabetay ve müritleri ele geçirdikleri Portekiz Sinagogu'nda büyük bir ayin düzenlediler. Sabetay Sevi bu ayin sırasında Tanrı'nın söylenmesi yasak olan adı 'Yehuda'yı telaffuz etti. Aynı şeyi müritlerine de yaptırdı. Sıraya giren müritleri onun ayaklarına kapanıyor, o da onlara para ve kandil dağıtıyordu. Sonrasında abisi Elijah'ı Türkiye Kralı, kardeşi Joseph'i de Roma İmparatoru ilan etti. Karısı Sarah da 'ilk kadın peygamberdi'. Zaten ilerleyen günlerde bu paye dağıtımı giderek artacak, pek çok kişi kral ilan edilecekti. Sonraki günlerde Sabetay'ın yönettiği ayinlerde her seferinde bilinen Yahudi ritüellerinin dışına çıkılmaya başlandı. Örneğin Sabetay kadınları kürsüye çıkararak onlara Tevrat okutturuyordu. Çok geçmeden Sabetay İzmir'de tümüyle kontrolü ele aldı. Bu arada Sabetay'ın ünü beklenmedik bir hızla tüm Avrupa'ya da yayıldı.

'BEN KRALLAR KRALIYIM'

Dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudiler arasında dolaşan mektuplarda, Mesih'in sonunda geldiği ve Yahudiler'i kurtuluşa götüreceği belirtiliyordu. Bu haleti ruhiye İzmir'de doruk noktasına çıkmıştı. Öyle ki artık Yahudiler çalışmayı bırakmış herkes kendini dine vermişti. Zenginliğin bir önemi kalmadığından herkes malını rahatlıkla paylaşır olmuştu. Yahudi inancına göre bekârların cennete gitmesi söz konusu olmayacağından şehirde küçük yaştaki çocuklar evlendiriliyordu. Sabetay müritleri hafta boyunca oruç tutuyor, gece yarıları ayin yapıyor, gün doğar doğmaz kalkıp günahlarından arınmak için çırılçıplak denize giriyordu. Olayın kontrolden çıkması karşısında Sabetay'a karşı çıkan Yahudi hahamlar durumu resmi makamlara yani Saray'a şikâyet ettiler. Aynı dönemlerde diğer dinlerde de sahte peygamberler, mesihler ve mehdiler ortaya çıkmış, bunların hepsi Osmanlı yönetimi tarafından ölümle cezalandırılmışlardı. İzmir'in Hıristiyan ve Müslümanlar'ı olan biteni biraz uzaktan ama alaycı ifadelerle izliyor, Sabetay'ın sonunun da böyle biteceğini düşünüyorlardı. Saray'a kadar gelen şikâyetler nedeniyle İzmir kadısından olayın iç yüzü ve Sabetay Sevi'nin niyetiyle ilgili soruşturma yapılması istendi. Zira şikâyetlerden biri Sabetay Sevi'nin 'Ben Kralların Kralıyım' dediği ve Padişah IV. Mehmed'i tahttan indirip Osmanlı'nın yönetimini ele geçireceği şeklindeydi.

KADININ HUZURUNA ÇIKTI

Kısa süre sonra Sabetay gerçekten de İzmir kadısının yanına çağrıldı. Hemen herkes bu görüşmenin sonucunu merakla beklemeye başlamıştı. Zira kimilerine göre bu ziyaretin sonunda Sabetay'ın kellesi vurulacaktı. Ama Sabetay'ın müritlerine göre o bir Mesih'di ve böyle bir şeyin olması mümkün değildi. Merakla beklenen ziyaret sonrasında Sabetay'ın hiçbir şey olmamış gibi kadının yanından sağ salim çıkması Sabetaycılar arasında mesihliğin delili olarak yorumlandı. Hatta bu konuda pek çok söylence doğdu. Buna göre Sabetay kadının karşısına geçip konuşmaya başladığında ağzından fışkıran alevler kadının sakalını yakmış, kadı ile Sabetay arasında ateşten bir sütun belirmiş, bunun üzerine dehşete kapılan kadı, 'Götürün onu buradan! Korkudan elim ayağım boşaldı, bu adam etten ve kandan değil, Tanrı'nın bir meleği!..' demişti. Diğerlerine göreyse kadı, Sabetay'ın deli ya da meczup olduğuna kanaat getirmiş ve onu cezalandırmaya gerek görmemiştir. Ancak Sabetay'ın payitahtı ele geçirme iddiası burada da sonlanmayacaktı. 1665 sonlarında İstanbul'a gitmek üzere müritleriyle birlikte gemiye binen Sabetay Sevi, yolculuğunun sonunda aynı iddiayla bir kez daha yakalanacaktı.

MESİHLİK İDDİASINDAN KOMPLO TEORİLERİNE

Sabetay Sevi'nin 1626'da İzmir'debaşlayan hayat yolculuğu, 1676 yı-lında, sürgüne gönderildiği Ül-gün'de son buldu. Bu süre zarfındaAvrupa'da, Mısır'da ve Osmanlı İm-paratorluğu bünyesinde pek çokmürit edinen, 'Mesihlik' iddiasıylabinlerce insanı etkileyen ve sayısızaraştırmaya konu olan Sabetay'ınismi, günümüzde daha çok 'komp-lo teorileriyle' anılır oldu.

ONLAR SENİ BULUR

Yüksek lisans öğrencisi Aslı Yurddaş'a konuşan bir Sabetaycı, dedesine 'Bizim gibileri nasıl tanırız?' diye sorunca şu cevabı almış: 'Onlar seni bulur...'.

Bugüne kadar Sabetaycılarla ilgili yazılar hep 'dışarıdan' kaleme alınmış, kimse onlarla yüz yüze konuşma yapamamıştı. Bunu tek başaran ise Bilgi Üniversitesi'nde yüksek lisans yapan Aslı Yurddaş oldu. Yurddaş 'Meşru Vatandaşlık, Gayrı Meşru Kimlik, Türkiye'de Sabetaycılık' adlı yüksek lisans tezinde, topluluktan dört kişiyle yüz yüze yaptığı görüşmelere yer verdi. Yurddaş, tezinde isimlerini gizli tutarak görüşmesini aktardığı Sabetaycılardan biri olan 'Bay Y' için şunları yazıyor: Orta yaşlarda, evli ve iki çocuk sahibi olan Bay Y Selanikli. Anne baba tarafından dedeleri mübadele sırasında 1917 ve 1924 tarihlerinde Selanik'ten İstanbul'a gelmişler. Bay Y'nin annesi ve babası 1953 yılında tanışıp 1955'de evleniyorlar. Anne tarafı Selanikli. 'Babam anneme düşmüş' diye tanımlıyor Bay Y bu evliliği. O zamanlar cemaat içinde evliliklerin bu şekilde yapıldığını, gençlerin birbirlerine 'düştüğünü' söylüyor.

KAVGA BİZDE GÜNAH'

Farklı bir kimliği olduğunu çocuk yaşta fark eden Bay Y buna ilişkin şöyle konuşuyor: 'Bir eve girdiğin zaman farklı bir koku vardı. Musevi evleri aşağı yukarı aynı kokar. Bizim aile yapımızdaki evlerin kokusu bile farklıdır. Öyle abuk sabuk şeyler konuşulmaz. Hiç kavga edilmez çünkü kavga etmek günahtır bizde. 'Kavga ortamında Sehina kaçar' derler. Sehina'nın adrenalinle bağlantısı var. Onun için adrenalini ortaya çıkaracak yapıları üretmemek gerekir. Hep bir neşeli hal... Komşuda adam karısına bağırırdı, biz hayret ederdik. Çok garip gelirdi. Bir kocanın karısına bağırması hoş karşılanmaz. Bu yüzden bizim evde karı-koca arasında hiç bağırış çağırış yapılmaz.' Bu farklı kimliğin Bay Y'ye açıklanması ise 7 yaşlarındayken dedesi tarafından oluyor. Dedesi Bay Y'ye onlardan farklı olduğunu söylüyor. Bay Y bu olayı da şöyle da avaz avaz şarkı söylediğini gördüm. Oysa bu sabah herkes ölü gözüyle bakıyordu ona. İzmir'de yasayı temsil eden ve toplum düzeni için bir tehlike belirdiğinde çok sert davrandığı bilinen kadının huzuruna çağrılmıştı... Kadı yalnızca yargıç değil, valilik görevini de yapıyor. Nasıl ki Sultan, Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesiyse, kadı da Sultan'ın kentteki gölgesi. İster Türk, ister Ermeni, Yahudi ya da Rum, isterse yabancı olsun uyrukları korku içinde tutmak onun görevi. Hafta geçmiyor ki birisi işkence görmesin, asılmasın, kazığa oturtulmasın, kafası kesilmesin... Evet bu bir mucize; çünkü bu ülkede bugün gördüklerimin otuzda biri için kafalar kesilmiştir.
Logged

DüshLerimde pusLu ßir intikam biLeklerimde ßayat ßir intahar øySa öLünücek ßirseyh yokmush Sen gidince ya$anacak ßir$ey øLmadığı kadar..
 
ADMINISTRATOR
*


Rep Gücü: 24
Rep Puanı: 764



Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5981
Üye No: 400
Nerden:
Üye Bilgileri: Üyelik Bilgileri
Web Sitesi: WWW
§µ§l{µñĿµĜµм ă§ăĿĕ†ĩмďĕñďĩř!
 
« Yanıtla #3 : 24 Mart 2008, 19:36:37 »

bence bütün sabetaycılar için kötü anlayışı gecerli degıl; yorum yapmayacam tabıkı ornek verecek olursak Hiram Abas Türkiyeye en faydalı milli istıhbatarcılardan bırı ve oldurulmuş bu sabetaycı torununu ki dedesının sabetaycı oldugunu ve yıne dedesının sayesınde bu mıllıyetcı Türk vatandasının milli istıhbarata gectıgınıde sabetaycılıgın gercek yuzunu ortaya cıkardıgını dusundugumuz Soner Yalcın Hiram Abas ıle ılgılı kıtabında kendı dılıyle ıfade edıyor
Logged

DüshLerimde pusLu ßir intikam biLeklerimde ßayat ßir intahar øySa öLünücek ßirseyh yokmush Sen gidince ya$anacak ßir$ey øLmadığı kadar..
 
SECURITY ADMIN
*


Rep Gücü: 32
Rep Puanı: 1237




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 7522
Üye No: 1146
Nerden:
Üye Bilgileri: Üyelik Bilgileri
Mail: E-Posta
METALLICA
 
« Yanıtla #4 : 22 Nisan 2008, 04:09:45 »

teşekkürler kardeşim
Logged


Zümrüt gözlü civa daldı karanlığa
Görenlere lanet niteliğinde olan yeşil taşlar
avını gördü,alçaldı ve yere düşemeden onu parçalarına ayırdı

Gölge çığlık attı,insanı andıran ama insanlığa küfür olan sesiyle
Civa aman vermedi,göğsünü deldi,bir fırtına gibi geçti içinden
Baktı gölgeye,bu kaçıncıydı bu gün diye sordu kendine
Omuz silkti,ne farkeder,daha çok işim var dedi ve daldı karanlığa yine..
.
 
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: