|
|
 |
« : 22 Ağustos 2008, 02:18:07 » |
|
Şirke Giren Kişi Neden ve Nasıl Zarar Görür?
İlâhi evrensel gerçekler hakkında çeşitli yollarla bilgiler alıyoruz. Ve inşallah, aldığımız bu bilgileri de günlük yaşamımıza uygulamaya çalışıyoruz. Bu noktada herkese tavsiyem şu: İşin içine isimleri ve resimleri haddinden fazla sokmamanızdır. Çünkü bu halde hiç farkına varmadan imanız bozulabilir, şirk ve başka kokular ortaya çıkar. Bu sırat, kıldan ince kılıçtan keskindir, dikkat edilmeli!
* De ki: "Ben ancak Allah'a kulluk etmekle ve O'na şirk koşmamakla emrolundum. Ben O'na davet ediyorum, dönüşüm de O'nadır." (13/36)
* "Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. ..." (29/25)
* İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı. * O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlar ve aralarındaki bütün bağlar parça parça kopmuştur. * Onlara uyanlar da şöyle demektedirler: "Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!" İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler (pişmanlık ve üzüntüler) halinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkacak değillerdir. (2/165, 166, 167)
"Evvel, Ahir, Zahir, Batın Allah'tır" (57/3) diyor ayette, ama Kur'ân-ı Kerîm'in hiç bir ayetinde tek başına "Zahir Allah'tır" diye bir tanım bulamazsınız.. Evvel ve Ahir, Zahir ve Batın Allah'tır, diyerek eksik bırakmamıştır bir tarafı. Tek kanadıyla uçan kuş olur mu? Hiç bir sıfatını ve özelliğini eksik bırakmaksızın tarif etmiş kendini O! Bunlar gerçekte Tek bir varlığın özellikleridir ve eksiksiz hepsini sıralar Kur'ân.. Zahir'de gördüğümüz de O'nun mânâlarıdır, Batın'da olan da... Ama salt Batın Allah'tır demek de veya Zahir Allah'tır demek de eksik bir tanımdır. Kaldı ki Zahir kime göre zahir? İnsana göre mi? Işınsal varlıklara göre mi? Meleklere göre mi? Kime göre Zahir Allah? Dünya hayatının yaşandığı yeryüzünde sonsuzun Zahir'i olabilir mi? Örneğin Allah'ın cehennemde zuhur eden mânâları da vardır, cennette zuhur eden mânâları da.. Her ikisi de kendi mânâlarına uygun ortamlarda zahir olur. O halde nasıl Allah zahir oluyor yeryüzünde? "Zahir" isminin anlamı bana göre şudur: "Zuhur eden, yani açığa çıkan esmâlar (mânâlar) Allah'ındır, mekân kısıtlaması olmaksızın sınırsız olarak. Gördüğün (algıladığın) ve görebileceğin (algılayabileceğin) her bir mânâ O'nundur", ama O değildir. Çünkü O alemlerden Gani'dir. Üstelik Sübhan oluşunu da hatırlarsak, dünya ve cehennem gibi süfli bir boyutta yaratılmış tüm varlıkların ve oluşumların eksik ve kusurlarından münezzehdir O. Beşer kısmı yemek yer, hastalanır, defni hacet eder! Allah beşeri kayıtlardan kesinlikle münezzehtir. Sapla samanı karıştıran kendine yazık eder. Ayrıca, "O" işaret zamiri (Arapça: HU), Zat'ın hüviyetine işaret eder. Yani Zat'a işaret eden bir zamir olarak O diyoruz. Bu halde nasıl olur da Allah Zat'ı ile zahir olur? Allah ismi ise, zatı, sıfatları ve mânâlarıyla birlikte Uluhiyeti'nin ismidir. Peki Allah uluhiyetiyle nasıl zahir olur? Yani neresinden bakılırsa bakılsın, olası değil.. Allah ancak mânâlarıyla zahir olabilir, ki bu da herhangi bir boyutla kayıtlanamaz, sınırlanamaz. Bu sebeple yeryüzünde yaşayan hiç kimse Zahir Allah'tır gibi eksik bir tanım yapamaz. Yapsa da bu doğru değildir, mümkün de değildir. Hele de Allah Zahir demek küfrün dik alasıdır. Bakın Zahir ismini Allah isminin önüne veya ardına almakla bile mânâ değişir, dikkat!.
Bir beşeri ilâh edinenlere en güzel örnek Budist'lerdir. Budistler cahil kavimler gibi taştan bir puta tapmıyorlar. Bir zamanlar öğretmenleri olan bir şahsı sembolize eden bir resme, yani heykele (veya puta) rabıta ederek ibadet ediyorlar ve aslen o kişiden yardım istiyorlar. (resmin, heykelin canlı yada cansız olmasının benim açımdan hiç bir önemi yoktur, ikisi de aynı kapıya çıkar). Yine Hıristiyanlar İsâ'yı Rab edinmişler ve hayallerindeki rabden yardım istiyorlar. Kiliselerdeki ikonlar da rabıta anlamında bir mânâ taşıyor, yoksa cahiliye devrindeki putlar benzeri bir put değildirler. Gerek Budistler, gerek Hıristiyanların kullandıkları heykel, ikon ve semboller bu anlamdadır ve kutsal kabul edilen kişilere konsantrasyon sağlamasında yardımcı olması için seçilmiştir. Fakat Müslümanlar arasında bu hataya düşen yok mu? Örneğin, mürşidden ilimden başka himmet beklemek, mürşidinde gördüğü güzellikleri yöneldiği her cihette göremeyerek, O'nun mânâ güzelliklerini mürşidi ile kayda sokmak?... Bu anlamda, "Bir Budist ile tasavvufun konusu olan hakikatleri doğru anlayamamış olan kişinin farkı nedir?" mutlaka üzerinde düşünülmesi gerekir! Gönül Kabe'mizde bu gibi putlardan geçilmezken, puta tapanları kınıyoruz! Çok dramatik doğrusu...
Kur'an'da sözü geçen, Kâbe'deki büyük putlar; "Lat, Menat, Uzza" taştan oyulmuş sıradan putlar mıydı? Yoksa bir zamanlar bilge olan bazı zatların heykelleri mi o hale getirilmiştir? Bunu araştırın lütfen! Eğer gerçekte o putlar geçmişte Allah katında makbul bir takım veli (bilge) zatları temsil etmeseydi, Cenab-ı Allah Kur'ân'da onları adları ile anmaya değer bulmazdı ve anlamazdı, bu ayrıntıya dikkat! Ama her veli (bilge) gibi onların da bu şirkte günahı yoktur, konuyu eksik anlayışlarıyla saptıran onların çevresindeki cahillerdir. Gerçek şu ki: Anlatan ne kadar arif olursa olsun, anlayan arif olmazsa boşa gider harcanan her nefes!
* O gün ki, hepsini mahşere toplayacağız, sonra da o şirk koşanlara "Haydi yerlerinize! Siz de, ortak koştuklarınız da!" diyeceğiz. Artık aralarını iyice açmışız. O ortak koştukları şeyler, "Siz bize tapmıyordunuz ki." diyecekler. * "Şimdi sizinle bizim aramızda şahit olarak Allah yeter. Sizin bize ibadet ettiğinizden bizim haberimiz yoktur" (diyecekler). * İşte burada herkes geçmişte yaptığını bulacak. Ve gerçek Mevlaları olan Allah'a döndürülecekler. İftira edip uydurdukları şeyler de kendilerinden büsbütün uzaklaşıp gidecek. (10/28, 29, 30)
* Oysa Mesih onlara: "Ey İsrail oğulları, hem benim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehennemdir. Zalimlerin yardımcıları da yoktur" demişti. (5/72)
Yine bakıyorsunuz, Uzakdoğu öğretilerinde sık sık rastlanan ve insanların kendisine ibadet ettikleri ve yardım bekledikleri çok kollu bir tanrıça var. Bunun Dünya üzerinde etkili olan önemli bir meleğin insanların zihninde aldığı şekil olduğunu biliyor muydunuz? Evet, aynen öyle.. (Her kişi melek göremez, çok özel yetenekleri olmalı ve en önemlisi de nefs bilinci çok üst düzeyde arınmış olmalı..) İnsanlardan çok özel bazı kişilere bu surette görünen bir melek var ve o melek dünya üzerinde önemli bir tasarrufa sahip, Allah'ın emri ve izniyle.. Bunu algılayan bir veli veya başka bir deyişle bilge yada ender olarak çok hassas alıcıları olan yüksek kabiliyetli biri, kendi veri tabanına göre oluşan şekli tarif etmiş, onu dinleyen birileri de bu tarife göre o meleği resmetmiş. Algılayanın beyni o melekî dalgaları çok kollu (Cebrail'in Hz. Rasulullah'a çok kanatlı olarak görünmesi gibi, ki kanatlar o meleğin kuvvetlerini temsil eder) ve çok güzel bir varlık olarak tanımlıyor ve o da böyle anlatıyor çevresindekilere... İşin kötüsü algılayan algıladığının bir Tanrı olduğunu düşünmese bile, dinleyenler Tanrı inancına bağlı kişiler olduğu için öyle düşünüyor belli ki.. Bu tasviri resmeden kişiler de anlatanların sözünü ettiği güzellik kavramını dişilik ile eşleştiriyor zihninde ve ortaya çıkıyor çok kollu güzel bir kadına benzer Tanrıça.. Bazıları da yapılan tasviri çok kollu erkek olarak algılıyor ve oluyor o da bir Tanrı... Uzakdoğu'da bazı inanışlarda onun adı "chenrezig" veya "Avalokiteshwara" yada başka isimleri de var. Sonuç malum, o meleği sembolize eden bir put yapılarak ona tapınma başlıyor.
* Onlar Rahman olan Allah'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onlar meleklerin yaratılışını gördüler mi? Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir. * Onlar: "Eğer Rahman olan, Allah dileseydi, biz o meleklere tapmazdık." dediler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. * Yoksa biz kendilerine bundan önce bir kitap verdik de onlar, ona mı sarılıyorlar? * Hayır, onlar sadece: "Biz babalarımızı bu din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz." dediler. * Ey Muhammed! Yine böyle biz senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: "Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız." dediler. * Gönderilen uyarıcı; "Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmişsem de mi bana uymazsınız?" deyince, onlar: "Gerçekten biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz." dediler. * Biz de onlardan intikam aldık. Bak peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu! (43/19, 20, 21, 22, 23, 24, 25)
* O gün Allah, onları hep birlikte mahşere toplayacak, sonra meleklere: "Şunlar size mi tapıyorlardı?" diyecektir. * Onlar da: "Seni tenzih ederiz. Bizim onlara karşı sığınacak velimiz sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmışlardı." diyecekler. (34/40, 41)
Aslında Uzakdoğu öğretilerinde (onlarda din diye bir kavram yok, öğreti diyorlar) cinlerle bağlantı kuranlar çoğunlukta.. Ve genellikle de bilge zannedilen kişiler bağlantı kurdukları cini (negatif ruhani varlığı) tasvir ediyor ve bu sefer de onu resmedip tapınıyorlar. Şeytanlar da cin sınıfındandır, bu gerçeği unutmayalım.
* Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 168)
* Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 6)
Çeşit çeşit inanış ve hayaldeki tanrılar, tanrıçalar, ilâhlar, ilâheler.. Bunların enerji+bilinç yapılı melek cinsi de var, madde bedenli beşer cinsi de, cinden olan ışınsal türü de.. İnsanoğlu ırk, dil ve millet farkı olmaksızın tarih boyunca hep aynı hataları yapmışlar veya yapmaya devam ediyorlar. Bir de birbirlerini beğenmiyorlar, ya buna ne dersiniz? "Dinime söven Müslüman olsa" sözünü, belki de bir putperest, şirke batmış bir Müslüman için söylemiştir, kim bilir! Lütfen aşağıdaki ayetleri çok dikkatle okuyun ve üzerinde düşünün derim.
* "... Doğrusu melekler ikram olunmuş kullardır. Onlar Allah'ın sözünün önüne geçmezler, hep O'nun emriyle hareket ederler. Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah'ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler. (21/26,27,28)
* Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de... Oysa onlar, tek olan bir ilah'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir. (Tevbe Suresi, 31)
* De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız." (Al-i İmran Suresi, 64)
* (Böyle iken inkârcılar) Allah'ı bırakıp kendilerine ne fayda, ne zarar veremeyen şeylere kulluk ediyorlar. İnkârcı olan kimse Rabbine karşı uğraşıp durmaktadır. (25/55)
* Emin ol, biz sana kitabı hakkıyla indirdik. Onun için dini yalnız kendisine halis kılarak Allah'a ibadet ve kulluk et. İyi bil ki, halis din ancak Allah'ındır. O'ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: "Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz. (39/2-3)
Bir Budist üstada sordum, "Nedir bu inandığınız tanrılar tanrıçalar? Mutlak varlık sınırsız sonsuz diyorsunuz, hatta bununla bile kayda girmez diyorsunuz, ama yanında O'nu kayda sokacak ilâhlar ediniyorsunuz. Örneğin; neden Buda'yı bu kadar yücelttiniz, ilâhlaştırdınız? Buda size böyle yapmanızı mı tavsiye etti?" Biraz durdu düşündü ve "sorunu beğendim" dedi ve şöyle devam etti: "Bir gece durgun bir göle vuran ay ışığını düşün, yakamozu yani.. Ona bakınca ayın ışığı olduğunu bilirsin, ama ona bu ay'dır demezsin. Ben de Buda'ya bakınca Mutlak Varlık'ın ışığını görüyorum, ama Mutlak Varlık demiyorum. Bu benim anlayışım. Başkalarının anlayışını bilmem. Fakat sorun beni düşündürdü ve beğendim" dedi. Ona "Buda'da gördüğünüzü bende de görüyor musunuz?" dedim. Cevabı kısa öz ve netti; "evet". Bir soru ile putperest diye beğenmediğimiz Budist bile derin düşüncelere itiliyor ve gerçeği müşahade edebiliyor, ama durumu Budistlerden vahim olan, düşünmeye sevk edemediğimiz sözde Müslümanlar da var ne yazık ki...
Uzun lafın özü, görülen (algılanan) her şey O'ndandır, ama O değildir, çünkü O hiç bir sıfatı ve mânâsı ile kayda girmez! Ayrıca, birinde O'nun mânâlarını görüp diğerinde görememek de eksik bir müşahededir. Bir mahalde gördüğünü her mahalde göreceksin. Yoksa gizli de değil, açık şirk içine girilir. Hz. Rasulullah'ın ümmetine şefaati gizli şirk içinde olanlar içindir, açık şirk içinde olan O'ndan şefaat beklemesin!
Hz. Ömer (r.a.)'dan: Peygamberimiz, "Siz beni Hıristiyanların Meryem oğlu İsâ'yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah'ın kuluyum. Benim hakkımda Allah'ın kulu ve elçisidir deyiniz", buyurdu. (Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 2. cilt Hz. Adem'in ve Peygamberlerin Yaratılışı Bahsi sy: 602, no: 931)
Peki, Allah'ı kayda sokar da şirke girerseniz ne olur? Emin olun Allah'ın hiç umurunda olmaz. Siz zihninizde O'nu kayda soktunuz diye O kayda girmez, ancak siz kayda girersiniz. Nasıl mı? Meselâ; eğer sadece "Zahir Allah" diyerek veya gözle müşahede ettiğiniz ilâhlar edinerek bilmeden zihninizde O'nu kayda sokarsanız, Allah'tan size ulaşacak çok yönlü rahmeti de hidayeti de bereketi de kısıtlarsınız ve sadece zahiren (afaki olarak) bekler durursunuz O'ndan gelebilecekleri.. Örneğin; batından (özden) geleceklere zihniniz kapalı kalır ve gelse de alamazsınız. Bu, dünya yaşamında da böyle, ahiret yaşamında da böyle... Yine canlı veya cansız herhangi bir yaratılmışla kayda sokarsanız O'nu, bu sefer de O'nun rahmetini, hidayetini, vereceği rızkı ve dahasını O'nu kayda soktuğunuz mahallerden bekler zihniniz ve başka bir yönden veya özden gelecek olana kapalı kalır. Keza O benim özümdedir ve başka yerden bana rahmeti ulaşmaz derseniz, kimseden bir yardım görmezsiniz ve sizde açığa çıkan kadarıyla yetinmek zorunda kalırsınız. Üstelik zamanla Firavunlaşırsınız. Her şey zihninizde bitiyor. Dua mekanizması zihninize peşinen konmuş ve peşinen tüm kulların duasına icabet edilmiştir zaten.. Yine rahmet ve bereket de sınırsız olarak akabilir size... Ama sizler bu rahmet ve bereketi dilediğiniz sınır ve ölçülere bağlamakta serbestsiniz tabii ki, tercih sizin!
* O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, yoksa azaba uğratılanlardan olursun. (26/213)
Neden azaba uğrarsınız? İşte yukarıdaki saydığımız sebeplerden ötürü.. Allah mı size azab eder? Hayır, siz kendi kendinize azap etmiş olursunuz bir bakıma... Yani Allah kendini tanımlarken eksik kusur bırakmadığı için ve insanlar için işleyen evrensel yasaları açıkça bildirdiği halde, iyi anlamadığınız için..
Tüm bu batıl inanışlar çerçevesinde, kutsallık atfettiğin birinin ahiret yaşamında gelip seni kurtaracağına inanırsan, ahiret kurtuluşun için böyle bir kayıt koyarsan zihnine, belki de yüzyıllar boyunca o kişinin gelip seni kurtarması için kabrinde yatar durursun.. O kişi seni kaldırmaya gelmediği halde bir düşünsene halini?
* Ve öyle bir günden korunun ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat da kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım da yapılmaz. (2/48)
Tut ki sen inanışta Tevhid'den sapan ve haddi aşan bir kişi de değilsin. Seni Hakk'ka davet eden ve iman ettiğin kişi de Hakk'tır. Fakat samimiyetle bu kişiye iman etmişsin ve sevmişsin. Yarın kabrinde sana Allah'ın şefaati gelir, ama sen O şefaati inandığın kişiden geliyor sanırsın. Allah'ın izniyle sana yardıma gelen meleği o kişi şeklinde algılarsın. (Yani, inandığı kişiden şefaat bekleyenler, Allah'ın emri ile gelen şefaat meleğini, kendilerini Allah'a davet eden Rasul, nebi veya veli suretinde algılarlar öte alemde.. ) Aslında bu dahi bir kayıttır işte... Demek ki zihninde şefaati beklediğin mahalli kayıtlamışsın, ki seyrin böyle gerçekleşti. Bundan sonra artık tüm müşahedelerin bir kayıt altındadır, hattâ cennetin de... Gerçekte ise şefaat hep Allah'tandır. İsim ve resimler vesiledir ancak...
* "... Doğrusu melekler ikram olunmuş kullardır. Onlar Allah'ın sözünün önüne geçmezler, hep O'nun emriyle hareket ederler. Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah'ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler. (21/26,27,28)
* Onların Allah'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir. (43/86)
Hz. Rasulullah'ın Allah izni ile şefaati ise, dünya yaşamında idi ve hâlâ da öyledir gerçekte (ahirette belki iman ve sevgiden ötürü sizi azaptan çıkaracak şefaat için görevli meleği O'nun suretinde algılayabilirsiniz, rüyada olduğu gibi.. O'nu ruhaniyeti ile görecek kişi sayısı yüzleri dahi bulmaz bana göre)... Şu anda O aramızda değildir. Ama O'nun mirası Kur'ân ve İslâm dinidir. Dün olduğu gibi bugün de O'nun şefaati, bu ikisini değerlendirenleredir. Bu mirasa inanıp, gereği gibi değerlendirmeyen O'ndan ne şefaati bekleyecek? Kur'ân ve hadis okuma, Hz. Muhammed (s.a.v)'in dini yaşama şeklini örnek alma (sakalından ve elbisesinden söz etmiyorum, Sünnetullah'tan, ayette dediği gibi Allah boyasından, yani ahlakından söz ediyorum) sonra da O'ndan şefaat bekle?! Gerçekten enteresan bir beklenti değil mi? Boş hayal kurmak benzeri...
"..Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir." (43/86) ayetindeki gibi, Allah'ın izniyle şefaat edecek olan nebi, rasul ve veliler olduğu bildirilmiştir. Fakat bu zatların şefaati dahi dünya yaşamındadır, ki o da ilmi yardımdır. Öte alemde ise ancak zihindeki bu inancın hayali getirisi yaşanır ve Allah'ın izniyle gelecek şefaat meleğini O kişiler suretinde algılar kişi..
Nebi, rasul veya veliden dünya yaşamında ilmi yardım olarak veya ahirette hatırası olarak gelen şefaat de Allah'ın rahmetinin hikmet aleminde bir vesile ile açığa çıkmasından başka bir şey değildir. Yani şefaat her hal ve durumda Allah'tandır.
Demek ki şuna çok dikkat edilmelidir: Allah'ın bir kuluna şefaat etmesi için, o kişinin açık şirk veya küfr halinde olmaması ve ölmemesi gerekir. Küfr halinde olan ve bu halde ölen, dünyada da ahirette de şefaatten bir şey bulamaz, beklese de...
Diyelim ki kişi Allah'a iman halinde öldü. Açık şirk değil, ama gizli şirk halindeydi. Şefaati de "..Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir." (43/86) ayetinde söylendiği üzere, inanıp uyduğu bir kişiden bekliyordu. Ama gerçekte şefaatin Allah'tan olduğunun da bilincindeydi. Yani Allah'ın izni olmaksızın kimsenin kimseye şefaat edemeyeceğini biliyordu. İşte o kişinin şansı vardır. Fakat şefaat konusunda asıl faili unutarak, herhangi birinden haddi aşan bir beklenti içine giren kişi de Allah'ı zihninde kayda sokar. Bu kişinin de Allah'ın şefaatinden payı olmaz düşünceme göre.. İşte böylesi haddi aşan inanışlar birer sınırdır ve artık zihnimizi kendisiyle bloke ettiğimiz o kutsal kişi olmadan hiç bir şey olmayacaktır sonsuz yaşamımızda.. Geldi gitti, yaptı yapmadı şeklinde bin türlü azap ve sıkıntı ile cehenneme sürülür böylece ilâh edindiğinin hayali ile kişi.. Tıpkı ayette bildirildiği üzere.. Hattâ henüz boyut değiştirmeden dünyada dahi bu cehennemin ilk versiyonunu çoktan yaşamaya başlamıştır belki de.. Bu saçları değirmende ağartmadım dostlar, Müslüman veya değil, çok tarikatlar gördüm.. Ve ne azap şekilleri müşahede ettim bu sebeple.. Mürşidim sana selam verdi bana vermedi, sana iltifat etti bana etmedi, falancaya gitti bana uğramadı.. Buyurun ilâh edindiğinizle nasıl azap edildiğinize birer misal işte.. Haddi aşanların istisnasız çoğunda durum böyle..
* Ve o Allah'a ortak koşanlar, ortak koştuklarını (putları) gördükleri zaman: "Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız ortaklarımızdır" diyecekler. Koştukları ortaklar da onlara; "Siz mutlaka yalancılarsınız" diye söz atarlar. * O gün Allah'a teslim bayrağını çekerler, bütün o uydurdukları şeyler kendilerini bırakıp kaybolup gitmişlerdir. (16/86, 87)
* Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır. Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir. Ve arkasından hep onlar o cehennemin içine fırlatılmaktadırlar. (26/91,92,93,94)
* Ve o (kıyamet) günü Allah kâfirlere şöyle buyuracak: "Ortaklarım ve şefaatçılarınız diye zannettiğiniz putlarınızı çağırın." Müşrikler onları çağırırlar, fakat kendilerine cevap vermezler. Biz, kâfirlerle ilâhları arasına ateşten bir engel koymuşuzdur. (18/52)
Kaldı ki inandığınız kişi eğer Hakk'kı tavsiye eden bir kişi ise, bu gibi bir zihni saplanmaya asla izin vermez ve siz de bu duruma düşmezsiniz. Bu sebeple eğer inanıp güvendiğiniz kişi size bunu telkin etmiyorsa, zaten kendinin de acil yardıma ihtiyacı var demektir. Onun da en az sizin kadar veya sizden daha fazla başı derttedir ve aynı duruma düşebilir, ayette dediği gibi..
Fakat şunu kesinlikle bilelim, ki tüm bu yanlış anlamalar kişilerin kendi anlayışlarından kaynaklanır.. Sorumlusu İslâm Tasavvufu değildir. Tasavvuf ilmi herkese tavsiye ettiğim, İslâm'ın ruhunu anlatan bir ilimdir. Bu ilmi bilmeyen İslâm Dinini gerçek boyutlarıyla kavrayıp, en güzel şekilde değerlendiremez. İslâm Dini'in nimetlerinden asgari fayda görmek isteyenler, iman ve İslâm'ın şartlarını kabul edip uymaya gayret eder; azami faydasını görmek isteyenler de tasavvuf ilmini öğrenir ve yaşamına aktarmaya gayret eder.
İşte böyle dostlar.. Sonsuz yaşamı böylesine sınırlamak nedendir anlamak zor, ama hepimiz üç aşağı beş yukarı bir kayda sokmuşuz rabbimizi ve dolayısıyla kendimizi, bilmeden..
* Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler (imanlarına az çok bir şirk karıştırırlar). (12/106)
Ayrıca ayette der ki:
* Kıyamet günü onların her biri Allah'ın huzuruna tek başına çıkacaktır. (19/95)
* Ve öyle bir günden korunun ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat da kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım da yapılmaz. (2/48)
Ayet ortada, hani o vakit Allah'tan başka şefaatçiler? Demek ki şefaat etmesine izin verilen kişilerin şefaatleri dünya yaşamındadır, ki bu da Hakk'kı tavsiye eden ilimdir. Öte alemde ise burada olanın hayalde hatırası olur ancak... Ve cümlesi de gerçekte Allah'ın şefaatidir. O halde Allah'tan gayrından bir şey bekleyip, O'nu kayda sokmamalı derim, ya yine de siz bilirsiniz.
Dünya hayatınız bitip de diğer boyuta geçiş yaptığınızda, orada hakimi Allah olan(!) bir mahkeme kurulacak ve mübaşir melek ismimizi bağıracak sanmayınız.. Mahkeme kişinin kendi vicdanında kurulacak ve cezasını da evrensel sistemin otomatik işleyiş yasaları ve buna tâbi olan zihni verecek..
* "..Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter!" deriz. (17/14)
O gün çok geç olacağı için, bugünden diyorum. "Ne olur Rabbini hiç bir şeyle kayda sokma ki, gelecek rahmet de kayıtlı, sınırlı ve kısıtlı olmasın!
* Ve her kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner. (25/71)
|