Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Gönderen Konu: Ölmeden Ruh Bedenden Ayrılır mı?    (Okunma Sayısı 52 defa)
 
SECURITY ADMIN
*


Rep Gücü: 32
Rep Puanı: 1237




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 7522
Üye No: 1146
Nerden:
Üye Bilgileri: Üyelik Bilgileri
Mail: E-Posta
METALLICA
 
« : 22 Ağustos 2008, 02:09:14 »

Ölmeden Ruh Bedenden Ayrılır mı?

Uzaklardan gelen bir sesle uykusu hafifledi.  Ne sesi olduğunu anlamak için dikkatini yoğunlaştırdı. Nihayet cep telefonunun çaldığını fark etti.. "Uff... çok uykum var, kim arıyor bu saatte?" dedi içinden... Yarı gözleri kapalı yatağın başucundaki komedinin üzerini yoklamaya başladı. Bir şeylerin komedinden düştüğünü anlayınca, bir gözünü kısıp diğerini açtı. Cep telefonu titreşime ayarlı olduğu için, yerde hem çalıyor hem zıplıyordu. Elini uzatıp telefonu yakaladı ve güçlükle açma tuşunu buldu. Nicoleta'nın henüz düzeltemediği Türkçe konuşmasını ve heyecanlı sesini işitince kendine geldi.

- Nerdesin Allah aşkına, neden geç açtın? Burada heyecandan ölüyorum, sana anlatacaklarım var..

- Umarım anlatacakların bu saatte beni uyandırmaya değecek kadar önemlidir...

- Bu saatte mi? Sen saatin kaç olduğunun farkında mısın? Saat 11.20 ...

- Nee!!?.. Ciddi misin?"...

Komedinin üzerindeki kol saatine uzandı. Nicoleta doğru söylüyordu. Yatakta doğrulup oturdu.

- Kusura bakma Nicol... Dün gece yine yastıkla boğuşup durdum ve sabaha karşı uykuya daldım da.. Saatin bu kadar ilerlediğinin farkında değilim..

- Son haftalardaki uyuyamama problemini bildiğim için erken aramadım. Fakat daha fazla da sabredemedim. Dün gece çok ilginç bir olay yaşadım. Sana anlatayım da bana ne yaşadığımı açıkla, çok korktum.

Gerçekten son günlerde uyku onu iyice terk etmişti. Her gece uyumasını kolaylaştırıcı bitki çayları içiyordu. Ancak pek faydası olmuyordu. Yapılacak bir sürü işi vardı ve neredeyse öğlen olmuştu.

- Seni dinliyorum Nicol, sen anlat.. Ben de bu arada bir kahve içeyim de ayılayım...

- Bak, istersen sen kendine gel, ben bir kaç dakika sonra yine arayacağım.. Hadi görüşmek üzere..

- Tamam, görüşürüz.

Hemen fırladı yataktan ve elini yüzünü yıkadı. "Sabah namazı da geçti, aferin sana yani!" dedi kendi kendine.. Mutfağa gidip kendine bir kahve yaptı. Telefon çalmaya başlayınca, tekrar yatak odasına koştu ve açtı. Yine Nicoleta idi.

- Kendine geldin mi?

- Evet, az buçuk...

- Tamam, dinle beni şimdi. Dün gece namazı kılıp yattım. Sonra yattığım yerde kağıda yazdığım duaları okumaya başladım..

Nicoletta altı ay önce Müslüman olmuştu. Daha önce Katolik Hıristiyan'dı. Ailesinin ve çevresinin kendisini tamamen dışlaması pahasına İslâm'ı kabul etmişti. Müslüman olmanın verdiği heyecanla içi içine sığmıyordu. Sürekli okuyor, araştırıyor ve bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. Bu arada öğrenebildiği kadarıyla ibadetlerini de yapmaya çalışıyordu. Her gün yeni bir şey anlıyor ve onu arkadaşıyla paylaşmak istiyordu. Yine öyle bir şey anlatacağını düşündü:

- Bu sefer neyi keşfettin bakalım?

- Yok yok.. Bu seferki öncekiler gibi bir şey değil.. Galiba ben dün gece ölüyordum. Yani nasıl oldu bilmem ama yarı yoldan döndüm.

- Nasıl, ne ölmesi?!! Kızım sen iyi misin? Hasta mısın yoksa, ne oldu?

- Hayır hasta falan değilim. Dün ölümün nasıl bir şey olduğunu uygulamalı olarak öğrendim sanırım. Fakat çok korktum.

- Nicol, sen ciddi misin?

- Evet, ciddiyim. Aslında tam olarak bilmiyorum ne olduğunu.. Ama ölüme benzettim yaşadığımı, herhalde insan böyle ölüyor dedim.

- Bana bak, çatlatma insanı.. Geveleyip durma da ne olduğunu anlat çabuk?..

- Dün gece yatağın içinde dualarımı okuyup, hadis-i şerif'te tavsiye ettiği gibi sağ yanım üzere yattım. Uyumaya çalışıyordum, fakat bir anda kendimde bir gariplik olduğunu hissettim. Sonra kıpırdamaya çalıştım, ama hareket edemediğimi fark ettim. Bunu fark etmemle birlikte içimden dışarı rüzgar esiyormuş gibi bir şey olmaya başladı. Sanki içime çok derin bir nefes çekmişim de onu veriyordum. Bitmek bilmeyen bir nefes verme... Gittikçe şiddetlenmeye başladı. Ağzımdan ve burnumdan fışkırarak çıkıyordu nefes... Sanki içimden dışarı bir şey boşalıyordu. Bu arada bedenimi kıpırdatamadığımı fak ettim. Gayret ediyordum ama kesinlikle hiç bir yerim kımıldamıyordu. Müthiş bir korkuya kapıldım. Sanki bir vakumla içim boşaltılıyordu. Bu arada boğazımdan garip hırıltılar geldiğini işittim. Babaannem ölürken yanındaydım. Son nefesini verirken ondan da benzer hırıltılar çıktığını hatırladım. Bu sefer iyice paniğe kapıldım. 'Allah'ım ölüyorum galiba, tam da yeni Müslüman olmuştum, öğreneceğim çok şey vardı dünya yaşamında, ne olur bana yardım et!' diye çığlık attım, ama sessizce beynimden.. Çünkü ses de çıkaramıyorum, sadece hırıltı var boğazımda.. Bunlar olurken uzun bir zaman geçti zannedebilirsin, ama her şey saniyeler içinde oldu. Böyle panik içinde dua edince, aniden o nefes boşaldığından çok daha büyük bir hızla geri döndü. Sanki bedenim sarsıldı bu şiddetle.. Bu arada hırıltılar kesildi. Elimi kolumu hissetmeye başladım yeniden ve hareket ettirebildiğimi fark ettim. O kadar korkmuştum ki, hıçkırarak ağlamaya başladım. Zor kendime geldim. Sonra senin uyanmanı bekledim, ki ne olduğunu sorayım.

- Ne diyeceğimi bilemiyorum Nicoleta..!! Gerçekten ben de yaşadığının mahiyetini çok iyi anlayamadım?!!

- Yoksa dün gece ölüyor muydum dersin?

- Gerçekten bilmiyorum, hiç ölmedim ki, sana bunu söyleyebileyim!!!.. Bak ölmemişsin, orası kesin! Burada benimle konuşabildiğine göre.. Ama ölüme benzer bir durum yaşadığın ortada...Ama bilmiyorum, emin değilim!?..

- Peki o nefes nasıl bir nefesti? Bitmek bilmez, sonu gelmez bir nefes veriyordum sanki.. Saniyeler kadar kısaydı belki ama bana çok uzun geldi..

- Sanırım, ruh bedenin madde bedenden ayrılması gibi bir olay yaşamışsın canım.. Derler ki, can bir nefestir. Ruh beden bir enerji+bilinç yapıdır. Bedenden ayrılırken, bilincin onu bir nefes verme olarak algılatmış olabilir. Eskiden büyüklerimiz derdi ki ruhumuz bizi ayaklarımızdan itibaren terk etmeye başlar.. Hatta ölmek üzere olan kişinin ayak ucunda durdurmazlardı, ne hikmetse?!.. Doğal olarak beynin bulunduğu baş bölgesi ışınsal bedenin (kişisel ruhun) madde bedenle ilişiğini kestiği son nokta oluyor. Bu sebeple için boşalıyormuş gibi bir algılama içine girmişsin.. Dua et son nokta olan beyinden kopmamış ışın bedenin, ki bunları anlatabiliyorsun.. Beyin kaydetmiş olayı.. Zaten beyinden tamamen kopsaydı ölebilirdin.. Fakat, daha ömrün varmış, ki o andaki duana icabet edilmiş.. Yoksa belki de seni bu sabah.... Allah korusun!.. Gerçekten ne yaşadığını tam olarak bilemiyorum?!! Ölmeyen ölümü bilebilir mi? Fakat bu konuda biraz bilgi toplayıp, sana e-mail ile yollayabilirim. Bu bilgiler ışığında ne yaşadığını anlarsın belki..

- Tamam, bekliyorum e-mailini.. Ben çıkıp biraz hava alayım, belki iyi gelir.. Hadi şimdilik hoşçakal, sonra görüşürüz..

-  Peki, hoşça kal..

Telefonu kapatıp bir süre düşündü. Nicoleta'nın dün gece başına gelenler gerçekten enteresan ve hayret vericiydi. Ona bu konuda bilgi toplayıp yollayacağına söz verdiğine göre, şimdilik diğer tüm işlerini öğleden sonraya bırakıp, bu işle ilgilenmek zorundaydı. Belki ne yaşadığı hakkında bir fikri olursa, heyecanını ve yaşadığı korkuyu yenebilirdi. Kütüphanenin başına geçti ve kitaplara bakmaya başladı. İşe Kur'ân-ı Kerîm'le başlayayım diye düşündü ve bir iki ayet buldu konuya açıklık getirebilecek.. Bir kaç da hadis.. Raflardaki diğer kitapları da karıştırdı bir süre.. Nihayet konu hakkında bir miktar bilgi toplayabildi. Bilgisayarını açıp, başına oturdu ve e-maile şunları yazdı:

Sevgili Nicoletta,

Önce seni ruh hakkında bilgilendirerek başlamak istiyorum. Düşünceme göre ruh iki ayrı özelliktedir. Birincisi; bedene hayat veren enerji ve bilinç, yani hayvani ruh (aura), ikincisi ise; insanî ruhtur (ışınsal beden). Bu saydığımız türlerin asıl kaynağı Evrensel Ana Ruh'tur, yani bilinç ve enerji yapılı Ruh Adlı Melek... Evrenin ve evrenle birlikte var olan tüm oluşumların bilinç ve enerji kaynağı..

Hayvani ruh, spermde, yumurtada, döllenmiş yumurtada ve ceninde bulunan hayat enerjisidir. İnsanî ruh ise şudur kanımca: 120. günde "Ruhumuzdan nefh ettik" şeklinde belirtilen programlama ile beynin; akıl, şuur, hissetme, düşünme ve irade yeteneğine kavuşur. Bu programlamayla potansiyelindeki bazı güçleri kullanmaya başlayan beyin, sadece insana has olmak üzere uzun sürekli, kalıcı bir hafıza veya bellek denilen bir kayıt yapmaya da başlar. Yoksa insana bu yeteneklerin verilmesinin bir anlamı olmazdı. Öyle ya, düşünmek için verilerin toplandığı bir hafızaya ihtiyacı var insanın. Bu hafıza kaydının çok çeşitli boyutları vardır. Çünkü evren çok boyutludur. Beyin özde bilinç ve enerji yönüyle hangi boyutlara uzanıyorsa, kayıt da bu kadar detaylı yapılıyor demektir. Madde boyutunda kısa süreli hafıza kaydı ve kalıcı olarak hücredeki genlere yapılan kayıt.. (Bu tür kayıt hayvanlarda da vardır).. Bir alt boyut itibarıyla ışın boyutuna yapılan kayıt, vs. Kısaca, holografik olarak tüm evrene çok boyutlu olarak bu kayıt yapılır. Bu sebeple 120. günde bu kaydı yapacak özelliklere de kavuşur beyin. Meselâ ışın ve enerji üretmek gibi... Çünkü kaydın çok boyutlu yapılması gerekir. Öyle olmasa akıl, şuur, hissetme, düşünme ve irade yeteneğinin bir anlamı olmaz, verilen bu özelliklerin bir değerlendirmesi yapılamaz ve kıymeti olmazdı. Oysa insanın yaratılma sebebi bu özellikleri ortaya koyması ve bunların değerlendirilmesidir. Her bilinçli seyrin bir değerlendirmesi söz konusudur, sistemin işleyişi böyle... Bu açıdan negatif ve pozitif enerji yüklü ışınlar üretmeye başlayan insan beyni, bu ışınlarla ışınsal boyutta bir bellek (hafıza kaydı) oluşturur ki buna da insan ruhu veya ışınsal beden denir. Yani insan beyni bir hologram oluşturmaya başlar, ki kaydı tüm evrene yapılır. Holografik kayıt sisteminin nasıl olduğu biliniyor. Ayrıca; beyin, kısa süreli hafızasından kullandıkları dışında, uzun süreli kayıt yaptığı bu holografik hafıza kaydından istifade eder. Yani uzun süre önce olan bir olayı hatırlamak istersek, insani ruh (ışınsal beden) dediğimiz bu holografik kayıtlarla bağlantı kurar ve hatırlar. Bilgisayarın Hard Disk'i gibi.. Bir de kısa süreli hafızası, Ram'i vardır. İşte ölümle bedenden ayrılan bu hologramdır (Hard Disk de denilebilir).

Gelelim bu konuda bilim adamlarının görüşüne...

1963 yılının Fizyoloji-Tıp dalında Nobel Ödülünü alan Eccles, bu başarıya 'sinaps'lar, yani sinir hücrelerinin birbirleriyle ilişki kurdukları noktalar üzerindeki çalışmalarıyla ulaştı. Eccles şimdi de insanın, fiziksel madde ile ele gelmez bir ruhun, bileşiminden oluştuğunu savunuyor. Çağdaş nöro-fizyolojinin temel taşlarından birini yerine yerleştirmiş olan bilim adamı, şimdi, her birimizde, ana karnındayken ya da doğduktan hemen sonra fiziksel beynimizde maddesel olmayan ve algılayan bir "benlik" oluştuğunu söylüyor. Eccles'e göre bu bilinç, bizi insan kılan şeydir. İnsan olma niteliklerimizin hepsi, yani bilinç, irade, kişisel kimlik, yaratıcılık, sevgi, korku ve nefret gibi duygular, hep onun eseridir. Maddesel olmayan benliğimiz, aracısı olan beyni yönetir; tıpkı bir sürücünün bir otomobili ya da bir programcının bir bilgisayarı yönettiği gibi... Eccles'e göre, insanın bu hayaletimsi varlığı, bilgisayara benzeyen beyin üzerine çok küçük, belli belirsiz bir fiziksel etkide bulunur. Sinir hücrelerinden (nöronlardan) bazılarını harekete geçmeye, ateşlenmeye, bazılarını da sessiz durmaya götürecek kadar bir etki. Eccles, bu maddesel olmayan benliğin, fiziksel beynin ölmesinden sonra yaşamasını sürdürdüğünü düşünür...

1981 Nobel Tıp Ödülü alan Roger Sperry'e göre de beyin, yeni bir madde olan bir "benlik" yaratıyor. Parçacıklar kuramının sağlam matematiksel temelini atan deha John Von Neumann' a göre de, insan maddeyi etkileyen bir zihne sahip olmalı.

Bilindiği üzere kuantum fiziği ile ilgili araştırmalar da insanın evrenle ilişkisini açıklayan önemli ipuçları vermiştir. Parçacıklar kuramına göre insanda, madde üzerinde etkide bulunabilen bir maddesel olmayan bilinç vardır. Heisenberg'in "gözlemlediğimiz şey doğanın kendisi değildir, doğanın yönelttiğimiz soruya verdiği yanıttır yalnızca.." kanısına vardığını bilmeyen yok gibidir. Tüm bunlar da insan beyninin evreni farklı boyutlar itibarıyla etkileyecek, şekillendirebilecek bir güce sahip olduğunu, böyle bir gücü açığa çıkarabildiğini gösteriyor, ki o da oluşturduğu ruh'tur (insani ruh), ruh gücü'dür.

Şimdi bunu böylece anladıysan, gelelim uykuyla, ölümle ve ruhun bedenden ayrılmasıyla ilgili âyetlere, hadislere ve alimlerin düşüncelerine...

* "Allah, o canları öldükleri zaman, ölmeyenleri de uyuduklarında alır. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkor, diğerlerini de takdir edilmiş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır" (39/42)

* "Sizi geceleyin ölü gibi uyutan, gündüzün ne yaptıklarınızı bilen, sonra ölüm ânı gelinceye kadar gündüzleri sizi uyandırıp kaldıran O'dur. Sonunda da dönüşünüz ancak O'nadır. Sonra bütün yaptıklarınızı size O haber verecektir." (6/60)

Hz. Rasûlullah (s.a.v.), uykudan uyandığında: "Hamd, bizi öldürdükten sonra dirilten Allah'a mahsustur. Dönüş, ancak onadır." Derdi. [Muhammed b. İsmail el-Buhârî (Ö. 256H/869M) (Buhari, Deavat 8) Hadis No: 6314.]

Rasûlullah (s.a.v.) bize, uykuya yatacağımızda şöyle dememizi emretmiştir: "Allah'ım, Senin adınla yanımı yere koyup oradan yine Senin adınla kaldıracağım. Eğer nefsimi (ruhumu) tutarsan onu bağışla. Şayet gönderirsen, onu salih kullarını muhafaza ettiğin şekilde muhafaza et. " [Buhari, Sahih, Tevhid 13; 13/378, Hadis No: 7893.]

Ebu Katade şöyle söylemiştir:

Bir gece Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte yolculuk yaptık. Topluluktan bazıları, gecenin sonuna doğru 'Mola versen Ey Allah'ın Rasûlü' dediler. Rasûlulah, 'Uyuyup kalarak namazı geçirmenizden korkuyorum' buyurdu. Bilal 'Ben sizi uyandırırım' dedi. Bunun üzerine yattılar. Bilal de (nöbeti esnasında) sırtını binitine dayamıştı. Gözlerini uyku bastı. Nihayet o da uyuyup kaldı. Rasûlullah (s.a.v.), güneşin üst yuvarlağı doğmuş haldeyken uyandı ve 'Ey Bilal, hani, söylediğin nerde kaldı?' dedi. O da 'Üzerime daha böyle hiç uyku çökmedi.' Deyince Rasûlullah, 'Şüphesiz ki Allah dilediği zaman ruhlarınızı alır ve dilediği zaman onları geri döndürür...' buyurdu. [Buhari, Sahih, 3/66; {Mevakît 35}, Hadis No: 595; Ebu Davud, Sünen,1/104 {Salat 11} Hadis No:435]

İbn Hacer de şöyle diyor: Ruhun alınmasından dolayı mutlaka ölüm gerçekleşmez. Ölüm, ruhun bedenle ilişkisinin zahiren ve batınen kopmasıdır. Uyku ise yalnızca zahiren kopmasıdır.

Kısaca; sen dün gece hadis ve âyetlerde belirtilen halleri şuurlu ve uyanık bir biçimde algılamış olabilirsin. Yada bazı durumlarda ışınsal beden, uyurken veya yakaza halinde (uyku ile uyanıklık arası hal) madde bedenle bağını tamamen kesmeden (ehlinin ifade ettiğine göre cenini plasentaya bağlayan kordon gibi bir ışınsal bağla madde bedene bağlı kalmak üzere) geçici süre için bedenden ayrılabilir, ki bu çok özel şartlarda ve durumda gerçekleşir. Bu özel şartlar; bilincin kendini madde bedenden fazlasıyla soyutlamasıyla (çok ibadet ve yoğun tefekkürle bu gerçekleşebilir) veya benzer herhangi bir şekilde titreşim frekansını yükselten bir ışınsal bedenin madde bedenden geçici olarak ayrılışı gerçekleşebilir, vs.. Hattâ fetih ehli denilen yüksek dereceli veliler bunu bilinçli olarak da yapıyor bildiğim kadarıyla... Hattâ bunun çok ötesinde kabiliyetleri de var.. Ancak sende tam olarak bedenden ayrılma olmamış... Ama şunu sana kesin olarak söyleyebilirim, ki hâlâ hayattasın. Yoksa bu satırları okuyor olamazdın..) Bana göre bu yaşadıkların kötü değil, aksine senin ne kadar samimi bir Müslüman olduğuna ve çok güzel gelişmeler gösterebileceğine delildir. Kabiliyetli olduğun meydanda... Kimi insanlar bu kabiliyetlere erişmek için yıllarca uğraşıyor... Ama bu gibi şeyler uğraşmakla elde edilemez. Ancak Allah lütfudur ve kime nasiptir bilinmez! Allah ilmini anlayışını arttırıp, imanını kemale erdirsin dilerim. Lütfen böyle durumlarda "İnşirâh Sûresi"ni okuyarak yaşadıklarını özümsemeye ve rahatlamaya çalış!

Logged


Zümrüt gözlü civa daldı karanlığa
Görenlere lanet niteliğinde olan yeşil taşlar
avını gördü,alçaldı ve yere düşemeden onu parçalarına ayırdı

Gölge çığlık attı,insanı andıran ama insanlığa küfür olan sesiyle
Civa aman vermedi,göğsünü deldi,bir fırtına gibi geçti içinden
Baktı gölgeye,bu kaçıncıydı bu gün diye sordu kendine
Omuz silkti,ne farkeder,daha çok işim var dedi ve daldı karanlığa yine..
.
 
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: