|
|
 |
« : 22 Ağustos 2008, 02:16:46 » |
|
Hoşgörü Nedir? Evvelce dedik ki, hepiniz mükemmelsiniz, eşiniz benzeriniz tekrarınız yok, teksiniz ve ilahi evrensel düzende yaratılan hiç kimseden daha az değerli değilsiniz. Hiç kimseden daha az önemli de değilsiniz. Çünkü evrenden bir toz zerresi dahi çıkarılamaz, çıkarılırsa evrenin topyekun kıyameti kopar. Kaldı ki çıkarılıp nereye konulacaksınız? O Ahad ve Samed'dir, O Hay ve Kayyum'dur, O Malik-el Mülk'tür. Bu vasıfların sahibi olan Allah'ın, yarattıklarından hiç birini dışlayıp bırakacağı Kendi dışında bir oluşum mevcut değildir. Keza yarattıklarında değişim ve dönüşüm olsa da mutlak manada yok olma da söz konusu değildir. Mükemmelliğiniz ise, yaratılma sebebinizden ileri geliyor. O dilediğini dilediği şekilde eksiksiz ve kusursuz yaratabilir. Peki bu ne anlama geliyor? Hem diyoruz ki eksiksiz ve kusursuz olan sadece O'dur, bu sebeple tek ilâh O'dur (ilâhün vahid), hem de sizi de eksiksiz kusursuz yarattı diyoruz. O halde O'na ilâhlıkta ortak tayin etmiş olmaz mıyız bu anlamda? Sizin eksiksiz ve kusursuzluğunuz O'nun yaratmadaki mükemmeliyeti ve yaradılış amacınız yönündendir. Hangi amaçla yaratıldıysa, o amacı en güzel şekilde gerçekleştirecek şekilde tasarlanıp yaratılmasından dolayı kusursuzlukla vasıflanır yaratılanlar. Yani O, yarattıklarını eksik ve kusurlu yaratmaktan münezzehtir. Bu sebeple her yarattığını mükemmel yaratır. Bu konuyu daha iyi anlamak için günlük yaşamdan anlayabileceğimiz bir örnek vereyim.
Evimizde yada işyerimizde günlük yaşamı bize kolaylaştıracak, pratik ve ekonomik kullanıma uygun araç gereçler yapan bir mucit düşünün. Tasarladığı her bir araç gereç mükemmel olabilir, ama kullanım amacına göre mükemmeldir. Mutfakta kullanım açısından mükemmel olan bir araç, büroda işinize yaramayabilir, hatta o mekânda hiç bir anlamı olmayabilir. O halde ona "bu işe yaramaz bir şey" diyebilir misiniz?
Daha önce Ebu Bekr ile Ebu Cehil arasında bir mukayese yapıp demiştim ki; aslında her ikisi de mükemmel yaratılmıştır. Ebu Bekir en mükemmel dost ve iman edendir (sıddık mü'min), Ebu Cehil ise en mükemmel düşman ve inkâr edendir (müşrik).. Başta bu bakış açısını kavramak size tuhaf ve zor gelebilir, ama inanın yaratıştaki mükemmeliyet kavramı budur. Herkes yaratılış amacını en mükemmel şekilde yerine getirir, çünkü bu amacı kusursuz şekilde yerine getirecek şekilde tasarlanıp yaratılmıştır. Sanırım mükemmellik kavramını anladık. Şimdi gelelim hoşgörü kavramına...
Hoşgörü, yaratılanın yaratış hikmetini bilmek, görmek ve idrakten kaynaklanır. Böyle bir hikmetin olduğuna sadece iman etmek hoşgörüyü getirmez ne yazık ki.. Başka bir deyişle, yukarıda söz ettiğimiz bu mükemmelliği kavrayan kişi hoşgörülü olabilir ancak.. Yunus bir dizesinde; "Yaradılanı severim, Yaradan'ından ötürü" diyor. Bu dize şu şekilde yazılsaydı hoşgörü kavramını anlamak da kolaylaşırdı. "Yaratılanı hoş görürüm, yaradılışındaki mükemmellik ve hikmetten ötürü".. Sevgi doğrudan Allah'adır. Çünkü sevgi ancak O'nun mânâsının aşikâr olduğu mahaledir. Hoş görü ve sevgi ayrı şeylerdir. Sevgi dolaylı yoldan da olsa aslen Yaratan'a, yani yaratılanın Zat'ınadır. Hoşgörü ise yaratıştaki mükemmeliyete ve yaratılış hikmetine hürmettir. İkisi ayrı şeylerdir. Örneğin hoş gördüğün her fiili sevmek zorunda değilsin. Hoş gördüğün fiili sevmek mecburiyeti olursa, "Ebu Cehil'i hoş görüyorum, o halde fiillerini seviyorum" gibi bir mantık denklemi kurmaya götürür kişiyi, ki bu çok saçma olur. Çünkü Ebu Cehil'i hoş görsek de fiillerini sevmek zorunda değiliz. O'nu Yaradan'ından ötürü sevmek için, Yaradan'a dair mânâlar görmemiz gerekir ve sadece o mânâlar sevilebilir. Fakat buna rağmen o kişiyi topyekun hoş görürüz, çünkü her yaratılan gibi o da Allah iradesine teslim olup, yaradılış amacına hizmet etmektedir. Allah onu ne için yarattıysa kusursuzca ve en mükemmel şekilde o şeyi yapmaktadır. Bu sebeple, onun yaratılmasına hükmedip yaratanı ve yaratılışındaki mükemmeliyeti görerek hoş görmek mecburiyeti vardır. Malik-el Mülk Allah olduğu için, O'nun mülkü, idaresi ve iradesi dışında hiç bir varlık olamaz, Ebu Cehil de dahil olmak üzere... O'nun mânâlarının (nurunun) idraki için, zulmetin de olması gerektiğinden yola çıkarak, Ebu Cehil'i ve fiillerini yerlice görürsün, yersiz bulmazsın anlamındadır hoşgörü.. Fakat bu konuyu biraz açalım, hatalı düşünmeye mahal vermemek için. Ebu Cehil gibi şekavet ehli kişilerin yaratılışında, yine yaratılış amaçlarına endeksli olarak nur kadar zulmet de mevcuttur. Yani Ebu Cehil'de yaratılış amacı doğrultusunda kuvveden fiile çıkan Allah mânâlarına bağlı fiiller olduğu kadar, çıkmayıp kuvvede örtülü kalan mânâlara bağlı fiiller de mevcuttur. Örneğin iman özelliği "Mü'min" ismi mânâsından gelirken, ki bu nurdur; imansızlık ise "Mü'min" isminin kuvvede örtülü kalmasından kaynaklanır, ki bu da zulmettir (nurun noksanlığı). İman edeni severken, O'nun "Mü'min" ismi mânâsından açığa çıkan fiili dolayısıyla sevmiş olursun. Başka bir ifade ile Hak'kı sevmişsindir. Özetle o fiilin özündeki mânâyı, dolayısıyla o mânânın Zat'ını seversin. İman etmeyene de sırf iman etmeme fiilinden dolayı buğz edersin, ki bu fiil nurdan değil zulmetten kaynaklanır. Yani iman etmeme fiili iman etme melekesinin yokluğundaki karanlık zulmetten kaynaklandığı için, fiili Hak değildir, özde O Zat'a bağlayamazsın, bu sebeple o fiili sevmek zorunda da değilsin. Ama külliyen o kişiden nefret etmek durumuna da giremeyiz. Çünkü sadece o fiilini sevmemek meşrudur, oysa o kişide Allah'a ait başka mânâlar da vardır. Tüm varlığı zulmetle yaratılmış değildir muhakkak, yapısında nur da vardır. Alemdeki tüm yaratılanlar Hakk'kın varlığından meydana gelir (Allah'a ait mânâlardan). Bu sebeple o kişiden külliyen nefret etme gibi bir duruma girersek, bu da bizi inkâra sürükler. Hadisteki "Düşmanlıkta haddi aşıp haksızlık yapmak münafıklıktır" uyarısı da bundan olsa gerek.. Artık varlığa bakışınızı buna göre düzenleyiniz.
Belki aklınıza bir soru takılabilir. "Biz ne bileceğiz bir fiilin nurdan mı zulmetten mi kaynaklandığını? Neye buğz edip, neyi seveceğiz?" Çok basit! Allah Nebisi Hz. Muhammed aleyhisselâm size bu konuda önemli bir ölçü bırakmış, ki bu da O'nun sünnetidir. Hz. Aişe'nin "O'nun ahlakı Kur'ân'dı", Hakk sözünden yola çıkarsak, O'nun sünneti de Sünnetullah'tır sonucuna varırız. Demek ki O'nun yaptığını yapan nura gark olmuştur, yapmayan da zulmete.. Kısaca O'nun sünnetine uyanı sevin, uzaklaşana da uzaklaştığı fiilinden ötürü buğz edin (uzak durun, o fiili sevmeyin). Ama o kişiye topyekun nefret yok, düşmanlık yok !
İşte bizim anlayışımızla İslâm'ın hoşgörü kavramı budur. Bir de bugünkü Müslümanlara ve İslâm ve hoşgörü anlayışına bakınız. Acaba Müslümanlar İslâm'ın hoşgörü ilkesini bu şekilde değerlendiriyor olsaydı, bugün gördüğümüz şiddet ve düşmanlık eylemlerini görüyor olur muyduk?
Fakat burada bir noktaya daha değinilmesi gerekir. "Buğz etmek" (o fiilden uzak durmak) kavramı kişisel bir anlamda kullanılsa da, eğer Rasûlullah'ın sünnetine ve dolayısıyla Sünnetullah'a aykırı bir fiil toplum önünde, topluma kötü örnek olacak bir biçimde ortaya konursa, o zaman emri bil maruf, nehyi anil münker ilkesi kapsamında o konuda Hak olan uyarı ve nasihat gerekir. Bildiğiniz gibi tasavvufta "hoşgörü" kavramının yanında bir de "ayıbı örtmek" gibi bir kavram da vardır. Ancak herhangi bir kişinin ayıbı başkalarının değil de sadece sizin gördüğünüz ayıp veya günah ise, onu örter ve yüzüne vurmazsınız. Kişisel anlamda da o fiile buğz eder, yani o günahtan uzak durursunuz. Hattâ gerekli görürseniz o kişiden uzak durma hakkınız da vardır. Fakat eğer, ayıp yada günah adıyla tanımlanan, nefsin aslına zulmedici ve Kur'ân ahlakına uygun olmayan bu fiil toplum önünde işleniyorsa, buna susmak kişiyi "Hakk'kı dile getirmeyen dilsiz şeytan" konumuna sokar ve vebal altında bırakır. Zamanla toplumda Kur'ân ahlakı yokolmaya yüz tutar. Sonucu da insanların dünya ve ahiret yaşamında felakete sürüklenmesi olur. Bakınız bu konuyu daha net anlamanız için Sünnetullah'a uygun olmayan bir fiil üzerinden bir örnek vereyim size..
Siz olgun bir kişi olarak, herhangi bir kişinin size yalan söylediğini anlasanız da, bunu açıklayıp o kişiyi mahçup etmeyerek ayıbını örtmek yoluna gidebilirsiniz. Veya uygun bir şekilde uyarma yolunu da tercih edebilirsiniz. Bu konuda ne yapacağınız o andaki duruma göre sizin kişisel inisiyatifinize kalmıştır. Fakat burada sizin tavrınız her iki durumda da iki kişi arasındadır. Yani yapılan ayıp yada günah sadece bir kişiyle alakalıdır, o kişi bunun hesabını rabbine verir. Bu günaha şahit olan kişinin yapacağı da buğz etmekle uyarıp nasihat etmek arasında seyreder. Fakat bu olay şöyle olsaydı, o zaman tavrımız bir önceki gibi olamazdı, olmamalıdır da: Örneğin; kalabalık bir ailede sözü geçen bir aile büyüğünün ailenin önünde, eve gelen misafire yalan söylediğini düşünün. Üstelik yalan söylediğini tüm aile biliyor, hepsinin önünde söylüyor bu yalanı.. İşte bu durumda siz ayıbı örtme gibi bir duruma giremezsiniz. Çünkü zaten açıkça ailenin de şahit olduğu şekilde yapılmıştır o ayıp veya günah, siz bunun neresini örteceksiniz? Yani olanca çıplaklığı ile ortadadır. Kişisel düşünceme göre böyle bir durumda yapılacak şey şudur: Direk yalan söyleyen o kişiyi hedef alıp topluluk önünde mahcup etmeyerek, uygun bir şekilde o topluluğa yalanın kötülüğünden söz edip, bu fiilin sevilip benimsenemeyecek ve kesinlikle Sünnetullah'a uygun olmayan bir huy ve fiil olduğundan söz etmektir. Eğer bunu yapmazsanız, o toplulukta şöyle bir intibâ uyanır: "Büyüğümüz yalan söylemekte bir mahsur görmediyse, demek ki bazı durumlarda yalan söylenebilir".. İşte bu gibi bir durumda susmanın, uyarıp nasihat etmemenin sonucu buraya varır. Oysa Müslüman yalan söylemez ve yalanın mazereti olamaz. Yalan münafıklık alâmetidir ve yalancılık bir Allah mânâsına dayandırılamaz, zulmettir, dolayısıyla Hakk değildir. Toplumsal anlamda güven duygusunun ortadan kalkmasına sebep verir. Yalanı ve yalan söyleyeni Kur'ân şiddetle kınar. Rasûlullah'ın da yalan söylemekle ilgili ürpertici hadisleri vardır. Örneğin dikkat çekici bir hadiste Rasûlullah yalanla ilgili şöyle buyuruyor: "İman sahibi, her hataya düşebilir. Fakat, hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez." [İbni Ebi Şeybe, Bezzar].. Başka bir hadiste işlemekten vazgeçemediği günahlarından söz eden kişi, aralarında yalanı da sayınca Rasûlullah ona "Yalanı benim için terk et!" buyurmuştur. İşte bu kadar açık uyarılar yapılan bu gibi fiillerin toplum içinde açıkça işlenmesine göz yummak, göz yumanı da vebal atına sokar. Çünkü bugün yalana, yarın hırsızlığa, öteki gün adam öldürmeye susarsın (bunlar da büyük günahlar kapsamındadır) ve bir gün bakmışsın ki Kur'ân ahlakı (Sünnetullah) tüm toplumun ahlakından kalkmış, hattâ bununla da kalmayıp vicdanlardan dahi silinmiş Allah korusun! Müslüman Müslüman'a iyiliği tavsiye edip, kötülükten sakındırır (emri bil maruf, nehyi anil münker).. Eğer toplumdaki bu anlayış değişirse, o toplum dünyada da ahirette de felakete sürüklenir. Kur'ân bununla ilgili misallerle doludur ve insanları uyarır. Fakat ne yazık ki sonun başlangıcı olan bir devri yaşıyoruz. Hadislerden öğrendiğimiz kadarıyla, ölüm, açlık, fitneler, sünnetlerin kaybolması, bid'atlerin ortaya çıkması, emri bil maruf ve nehyi anil münker imkanlarının kaybolması ve buna bağlı olarak kalplerdeki imanın zayıflaması kıyamet alametidir.
Kişisel düşünceme göre, seveceğimiz veya sevmek zorunda olmayıp buğz edeceğiniz fiiller, ayıbı örtmek kavramı, İslâmi ahlakın korunması bağlamında iyiliği tavsiye ederken öte yandan da uyarıp kötülükten sakındırılması gereken fiiller de bunlardır.
|