Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Gönderen Konu: Hiç ve Hep    (Okunma Sayısı 55 defa)
 
SECURITY ADMIN
*


Rep Gücü: 32
Rep Puanı: 1237




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 7522
Üye No: 1146
Nerden:
Üye Bilgileri: Üyelik Bilgileri
Mail: E-Posta
METALLICA
 
« : 22 Ağustos 2008, 02:07:28 »

Hiç ve Hep

Kitaplığın tozunu alıp düzenlerken, çok sevdiğim muhteşem bir esere takıldı gözlerim. Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi'nin A'mak-ı Hayal'i.. Bir süre parmaklarımla dokundum kitabın ciltlerine tebessüm ederek.. Kim bilir kaç kez okumuştum, ama elimi sürer sürmez yeniden okumak için yoğun bir istek duyuyordum her defasında.. Böylesine tuhaf ve güçlü bir çekiciliği vardı bu kitabın.. İşte yine aynı şey oluyordu. İçimden gelen isteği daha fazla bastırmaktan vazgeçip, hemen diğer kitapların arasından çekip çıkardım onu... Toz bezini kenara koyup çalışma masama oturdum. Bir kaç satır da olsa bir göz atayım bari dedim. Acaba yeryüzünde her dokunduğunda yeniden okumak iştahı veren kaç eser yazılmıştır?

İçinizde okumayan kaldı mı bilmem, ama biraz kitaptan söz edeyim sizlere.. Tasavvufla ilgilenenlerin bir çoğu bu kitabı bilir, ama tasavvufa ilgi duymayanlar tarafından da sevilerek ve ilgiyle okunan bir kitap olma özelliğini yıllardır koruyor. Eski doğu kültürüne özgü kişilikler, dini unsurlar, fantastik varlıklar, mitolojik kahramanlar, efsanevi mekânlar ve zamanda sınırsızlık temaları sıklıkla kullanılırken, bir yandan da hayatın içinden çıkagelen gerçek kişiler ve bu kişilerin realist gözlemleri ve yorumlarına da yer verilmekte Amak-ı Hayal'de... Hayal ve gerçeğe dair anlatımlar okuyanı hayran bırakacak derecede mükemmel ve mantıklı bir şekilde harmanlanmış. Varlık ve yokluğun, hayal ve hakikatin, beşeri ve ilahi olanın çatışmasına dayalı anlatımlar esas alınırken, bir yandan da İslâm dini içine sokulmaya çalışılan hurafeler hicvedilmiş.. Bir çok yönden ütopik bir eser olmakla birlikte, daha uzun yıllar boyunca düşünce dünyasında kalıcı izler bırakarak kendinden söz ettirmeye devam edeceğini söyleyebilirim.

Kitap hakkında size küçük bir tanıtım yaptıktan sonra konusu hakkında da kısaca bilgi vermek istiyorum. Eserde Raci isimli roman kahramanının hatıraları anlatılmaktadır. Kahramanımız dindar bir aileden gelir. Batı standartlarıyla özellikle felsefe dalında iyi bir eğitim görmüştür. Ne var ki bu eğitimin manevî yönü eksiktir. Bu eksiğin hissi boşluğunu aileden aldığı dini bilgiler ve sıkı terbiyeyle doldurmaya gayret etse de bunda başarılı olamaz. İçine düştüğü bu manevi boşluğu geçmişte edindiği bilgilerle tatmin edemediğinden dolayı büyük bir sıkıntı duymaktadır. Düşünebilen bir insan olan Raci bu özelliğinden ötürü eski ve yeni edindiği bilgileri sürekli sorgulayan bir akla sahiptir. Sorularına cevap bulma gayesiyle sürekli bir arayış içindedir. Yaşadığı dönemde arkadaş çevresi sefahat alemlerinde zaman öldürürken onun düşünceleri, ruh, kader, sonsuzluk, bilinmezlik, yokluk/hiçlik gibi metafizik kavramlarda gezinmektedir. Bu yönde araştırmalarına devam ederken sonunda, öğrendiklerinin, ruhunun ihtiyaçlarına cevap vermeyen bir bilgi yığını olduğunu fark eder. Bu sebeple çok çeşitli ve farklı alanlara yönelip sorularına cevaplar aramaya başlar. Herkes için doğal ve sıradan olan her bir şey onun için sorgulanması gereken sonsuz bir bilinmezliktir sanki.. Sahip olduğu bilgi yığını ile merak ettikleri sürekli bir çatışma halindedir. Raci uzun arayışlardan sonra bu bilinmezlik içinde bir bunalıma sürüklenmek üzereyken, kendini dünya zevklerinden ve insanlardan soyutlayarak, Karaca Ahmet Mezarlığı'ndaki yoksul kulübesinde yaşayan Aynalı Baba'yla tanışır. Gerçekte bilge bir kişi olan Aynalı Baba farklı kişiliği ve seçtiği yaşam şekli dolayısıyla herkes tarafından deli olarak nitelemektedir.

Raci, bundan sonra her gün Aynalı Baba lâkaplı bu bilge kişinin konuğu olur. Onunla her görüşmesi Aynalı Baba'nın kahve ikramından ve ney peşrevinden sonra hayalin derinliklerine dalmasıyla başlar; bilinmeyen bir zaman ve mekânda, farklı kimlikler altında yapılan hayali bir yolculuk ve bu yolculuk esnasında başından geçen bir takım serüvenlerle sona erer. Uyandığında başından geçenleri kısa ve özlü sözlerle yorumlayan Aynalı Baba'yı yanında bulur. Mecaza dayalı olarak "hakikat" konusunda bir takım önemli mesajlar veren kitabın özeti kısaca böyle.. Kitabın hemen başında çok sevdiğim bir bölüm var. Gelin bu bölümü kitaptan hep birlikte okuyalım. Sonra size bu bölümle ilgili bir anımdan söz edeceğim.

* * *

Bir gün ki pek hoş bir bahar günüydü. Bir sahra alemi yapmayı arkadaşlardan biri ortaya attı. Bir çok konuşmalardan sonra vilayete bağlı, güzelliğiyle meşhur (........) kasabasına gitmeye ve orada üç gün eğlenmeye karar verdik. Bu kasaba şehir merkezine demiryolu ile bağlıydı. Orada bulunmayacak ihtiyaçlarımızı aldıktan sonra trene bindik.

(......) şehrinin civarları pek ferah vericidir. Hele trenin geçtiği yerler cidden güzeldir. Tabiatın görülmeye değer manzaraları arkadaşlarıma gürültülü bir neşe vermişken, ben bilâkis büyük bir hüzne kapılmıştım. Sebat ve devamlılık olmadıktan sonra bu güzel manzaralar ne işe yarar?!

Bu güzelliği görüp seyreden insan, hem de insanların binde biri iken, insanda devamlılık var mı? Yeryüzü dediğimiz bu geçici durağı, hüzne kapılmayarak seyretmek acaba mümkün mü? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Tertemiz bir inancın pek güzel cevap verdiği bu soruya akıl ve bilim cevap veremiyordu. Bir kere daha tabiata baktım. Bu defaki bakışımın önünde güzel manzaralar kayboldu, ışık söndü, her tarafı karanlık kapladı. Güyâ ki hakikat (gerçek), bütün dehşetiyle gözlerimin önüne serildi.

İnsanın gözünü okşayan çimenlerdeki yeşillikler, ancak ışığın oynaşması... mini mini kuşların cıvıltısı, hava titreşimi... alemleri kaplayan bu nur, esîr denilen maddenin dalgalanması... Velhasıl hepsi bir zarurete, bir emre, bir kanuna esir. Güyâ karşımda Buda Götama Sakya Muni belirdi; hazin tebessümü ile, sararmış çehresiyle "Hiç! Hiç! Hiç!" diyordu.

Çok dalgın olduğumu fark eden bir arkadaş:

- "Yine neyin var?" dedi.
- "Hiç!" dedim.

Bu "Hiç", yalnız hali tarif için söylenmemişti. Ağzımdan çıkan bu "Hiç" sözü, kainatı tanıtıyordu.

Sessizliğimden ve üzüntümden bıkıp usanan arkadaşlar itiraza başladılar. Pikniğe giden bir adamın, cenaze alayında bulunanlara mahsus sıkıntılı bir çehre göstermesi, gerçekten çekilir şeylerden değildir. Hele ki sıkıntı, neşeden daha fazla bulaşıcıdır.

Arkadaşlardan biri, "ilacı unuttuk" dedi ve şahsıma mahsus külah biçimli büyük bir kadehi doldurdu. Bu kadeh beş kere dolup boşaldıktan sonra benden neşeli kimse olamazdı. Yolculuğumuz tam bir neşe ile tamamlandı. İkindi vakti (.....) kasabasına vardık. Bu kasaba gördüğüm yerlerin en güzelidir. Bu mini mini memleketten o kadar hoşlanmışımdır ki, gücüm yetse orada oturmayı isterdim. Kasabanın evleri birbirinden hayli uzak ve her biri üç-beş dönüm büyüklüğünde bahçelerin içindedir. Her evin bahçesinde bir kaç ırmak akar. Hattâ bazı sokaklarda bile büyükçe ırmaklar akmaktadır. Bahçeler meyveli ağaçlarla doludur.

Bu kasabada pek çok gül yetişir. Mevsiminde bülbülleri pek çoktur. Velhasıl (.....) kasabası küremizin cennetlerinden biridir.

Kasabaya vardığımızda, evvelce bir kaç kere misafiri olduğumuz bir zat tarafından karşılandık. O geceyi dostumuzun evinde geçirerek, ertesi gün sabahtan "Subaşı" denilen yere gittik. Bir yerden kaynayarak tabii bir havuzda biriktikten sonra bir kaç kola ayrılıp akan suların şırıltısı, hoş bir ahenk gibi kulak okşayıcı idi. En güzel yeri seçtik; lakin o yerde bizden evvel gelmiş iki kişi vardı. Bu iki kişiyi gördüğümüz vakit her birimizin ağzından çıkan sözler, bunların kim olduğunu anlatır. İşte o sözler: "iki serseri...", "iki dilenci...", "iki sarhoş...", "iki derviş..."

Aslında pejmürde (dağınık, perişan) kıyafetli bu iki adam, ihtimal ki bu sıfatların hepsini toplamışlardı. Biz de oturduk. Pejmürdeler bize zerre kadar ehemmiyet vermediler. Birbirleriyle konuşmakta idiler. Güyâ biz hayalet kabilindenmişiz gibi bu iki devletlinin nazar-ı dikkatine bile hedef olamadık. Hattâ arkadaşlardan birinin "es-Selâmu aleyküm"ü havaya gitti. Arkadaşlardan her biri birer şeyle uğraşmaya başladı. Kimi yemek pişirmekle, kimisi meze tedarikiyle meşgul oldu. Ben de hasırın başına geçerek dimağımı uyuşturmaya karar verdim.

Tesadüfen pejmürdelerin yanına düşmüştüm. Bunlar konuşuyorlardı, ben de dinliyordum. Elli yaşlarında zannedilen birisi söylüyor, daha genç olanı dinliyor, bazen soruyordu. Bunların karşılıklı konuşmalarından, önce deli olduklarına karar verdim. Gerçekten deliydiler. Lakin delilerden meczup denilen çeşidinden.. Gariptir ki, bu iki pejmürdenin delice konuştuğu konular beni öteden beri meşgul eden şeylerdi. Yaşlı deli genç deliye diyordu ki:

- Bu alemde her ne varsa benim sıfatımdır. Ben olmasam bir şey olmazdı. Ben "Hep"im, yahut "Hiç"im; ben "Hiç"im, yahut "Hep"im. Zaten "Hiç" ile "Hep" aynı şeydir, Tek şeydir. Lakin ikisinin farkını ayırt edememiş, BİR şeyi iki adla çağırıyor...

Konuşmaların arkası buna kıyas edilsin. Hayret ettim. Elimde olmayarak söze karıştım:

- Acayip! "Var" ile "Yok" eşit olur mu? Meselâ ben şimdi varım, yarın yok olacağım. Bu iki hal arasında fark yok mu? dedim.

Deli başını çevirdi, kahkahayı kopardı:

- Vay! Sen varsın ha! Acaba var mısın? dedi.

Bu önemli soruyu pek çok kere kendime sormuştum. Bu soru, sığ bir görüş önünde manasız ve alay edilmeye layık görülür, fakat değildir. "Eğer varsam, niçin yok olacağım? Yok olmayacağım, ruhum bâkî mi kalacak?" İşte şüphe ejderhasının yetiştiği kısım, denklemin bu son kısmıydı. "Ruhum bâkî kalacak mı? Ruh nedir? Bizzat kendisi duyu sahibi midir? Hüviyetini bilir mi? Varsa, kalıptan (bedenden) ayrıldığında ne gibi bir hal ile hallenecektir?"

İşte cevapsız bir çok soru... Deli ilave etti:

- Ancak ben varım. Zira ki "Hiç"im, "Yok"um. Varlığım hiç bir şeyle kayıtlı değildir. Yok olma, kayıtlı olana vardır. Hiç bir şeyle kayıtlı olmayan şey, "Varlık"tır, "Var"dır.

Bundan sonra deli sustu. Her ne söyledimse cevap alamadım. Nihayet sorularımdan bıkıp usandı, arkadaşına:

- "Haydi gidelim, bu hayvan bizi zevkimizden alıkoydu" dedi.

Kalkıp gittiler. Ne garip hal! Mükemmel tahsil görmüş olmak davasında bulunan bir insana pejmürde bir deli "hayvan" diyordu.

* * *

Böyle anlatıyordu piknikte başına gelenleri Raci... Bu satıları ilk okuduğum günleri çok iyi hatırlıyorum, çünkü çok etkilenmiştim.. "Hiç ile Hep aynı şeydir, Tek şeydir" diyordu meczup.. Bu satırları okuduktan sonra uzun uzun "Hiç olmak nasıl bir şey acaba?" diye düşünmeye başlamıştım. Meczup diyordu ki; "Hiç'im, Yok'um. Varlığım hiç bir şeyle kayıtlı değildir". Kayıtlı olmamak nasıl bir şeydi acaba? Tüm tefekkür gücümü kullandım, hayal mekanizmalarımı çalıştırdım, epey uğraştım ama "HİÇ" olmayı başaramadım ve dolayısıyla "Hiç olmak" nasıl bir şeydir, anlayamadım?!Belli ki bu çok zor ve başarılması güç bir şeydi. Üstelik "Hiç" olmak gayretim nefsimin de pek hoşuna gitmemişti açıkçası.. Hiç olmaya çalışmak hiç zevkli bir şey değildi. En iyisi "Hep" olayım dedim. "Öyle ya, madem "Hiç" ve "Hep" aynı şeydir, o vakit "Hep" olduğumda "Hiç" de olmuş olurum ve o zaman anlarım "Hiç" olmak nasıl bir şeymiş", dedim kendi kendime...

Böylece önce "Hep" olmaya karar verdim. Sanki "Hep" olmak, "Hiç" olmaktan daha kolay gibi geldi bana... Tüm hayal ve tefekkür mekanizmalarımı çalıştırdım ve "Hep" olmak nasıl bir şey diye düşündüm. Eğer düşünerek bunun nasıl bir şey olduğunu anlayabilirsem, hemen "Hep" olacaktım(!). Bunun için etrafıma baktım, seyrettim çevremi kendi algı sınırlarım çerçevesinde... Ötesini de hayal ediverdim. "Evet, sanırım bu çok daha kolay", dedim. Tüm bu algıladıklarımın ve hayal edebildiklerimin hepsi "Ben"im. Meğer ne kadar basitmiş "Hep" olmak(!).. İşte böylece düşünerek, hayal ederek bir anda "Hep" oluverdim. Neden bilmem bu "Hep" oluş nefsimin de pek hoşuna gitmişti. Çok zevk almıştım "Hep" olmaktan... Öyle ki bu zevke kaptırınca kendimi "Hiç" olmayı unutuverdim. Artık ben "Hep"tim (!)... Algıladığım her şeye "Kendim" diye bakıyordum. Çok zevkli bir zaman dilimi idi bu "Hep" oluşum. Sanki bir cennete döndü yaşamım "Hep" olunca... Hiç bir şeye aldırmıyordum artık, çünkü hepsi "Ben"dim, ben "Hep"tim. Böylece hoş bir cennette(!) yaşayıp dururken, bir gün komşularımdan biri kapımı çaldı. Camdaki çiçeklerimi sularken, sular aşağı sızıp alt kattaki komşumun yeni sildiği camlarını kirletmiş. Bir kaç kez bana seslenmiş "su camlara geliyor" diye.. Ama işitmemişim o "Hep" cennetinde... Bunun üzerine komşum soluğu benim kapımda almış ve o kadar öfkelenmiş ki avaz avaz bağırıyordu. Hayal gördüğümü sandım. Ne olmuştu bana böyle, neden ben bana bağırıyordum?!!! Şoka girmiştim adeta.. Hala bağırıyordum ben bana.. Sonunda kulağıma "Sağır mısın be terbiyesiz kadın?!!" diye bir ses ilişti. Tokat yemiş gibi oldum. Fena canım sıkıldı bu hakarete.. İçimden dalga dalga bir öfkenin kabarmaya başladığını hissettim. Ve daha ne olduğunu anlayamadan kendimi avaz avaz komşuma bağırırken buldum: "Bu ne cüret! Sen kim oluyorsun da bana terbiyesiz diyorsun?".. Fakat sözler ağzımdan çıkar çıkmaz aniden dondum. Sarf ettiğim son sözlerim kulaklarımda yine yeniden yankılanmaya başladı. "Sen kim oluyorsun da bana terbiyesiz diyorsun?".... "sen kim oluyorsun?"... "kim oluyorsun sen?".... "kimsin sen?".... "ben değil miydin sen?"... "sen!"... "ben?"... Tam o anda Amak-ı Hayal'in kahramanı Raci'ye "hayvan" diyen o meczup beliriverdi gözlerimin önünde... Kahkahalarla gülüyordu... Karnını tuta tuta, alayla, her yanı çınlatan bir kahkaha ile aralıksız gülüyordu.. Nerden çıktı şimdi bu deli ortaya? Ve neden gülüyordu bana bakıp bakıp..? Bir ara kahkahasının arasında "Demek sen HEP oldun öyle mi?" dedi ve daha da çok gülmeye başladı. Şimdi adeta katılıyordu. Niçin güldüğünü anlayınca bütün benliğimi bir acı kapladı, cennetim bir anda cehenneme dönüverdi sanki.. Yer ayağımın altından kayıyor gibiydi, her şey fırıl fırıl dönmeye başladı. Yanaklarımdan aşağı yaşların süzüldüğünü hissettim. Büyük bir utanç duyuyordum. Meczubun kahkahaları ve komşumun öfkeli sesi birbirine karışmıştı ve beynimin içinde uğulduyordu sanki.. Yavaş yavaş gözlerim kararmaya başladı ve kendimden geçip yığıldım oracığa.. Sonrasında rüyamı hayal mi olduğunu hatırlamadığım bir şekilde o meczubun başımda dikildiğini gördüm. Şöyle diyordu:

- "Hep" olmak için önce "Hiç" olmalı... "Hiç" olmadan "Hep" olunmaz! "Hiç" olan, hiç bir şeyle kayıtlı olmayandır. Hiç bir şeyle kayıtlı olmayan şey, "Varlık"tır, "Var"dır, yani "Hep"tir. "Hiç" olabilmek için tüm kayıtlardan çıkmak (beşeri değer yargısı ve şartlanmalar, beden tabiatına ait kayıtlar ve terkibi yapının kayıtları) gerekir. Öyle ki, sana bakan senden hiç bir şey bulamamalı... Yokluk sıfatın olmalı ve her halinden okunmalı.. Örneğin komşun bağırırken sessiz, tepkisiz ve yargısız kalabilmelisin. En ufak içsel bir tepki dahi oluşmamalı zihninde... Ne zaman bu şekilde "Hiç" olursun, o vakit "HEP OLUR O" sende... Sen hiç bir zaman "Hep" olamazsın, varacağın son nokta "Hiç" olmaktır. "Hiç" olabilmek ise, çok zorlu ve uzun bir süreçtir, mücahede gerekir. Bu gayret nefsinin hoşuna gitmeyebilir, ama başka yolu yok...

Fakat bunları söylerken gülmüyordu artık, yüzünde biraz hüzünlü bir ifade vardı. Bir an gözlerinde şimşek gibi bir pırıltı yanıp söndüğünü gördüm sanki ve yine her şey sislenip karardı. Artık hiç bir şey göremiyordum ve yavaş yavaş bilincimi tamamen kaybettim. Neden sonra birinin beni sarstığını hissederek kendime gelmeye başladım. Gözkapaklarımın arasından gözlerime yoğun bir ışık demeti hücum edince, gözlerimi yeniden yumdum. İkinci kez açarken, bu kez yavaş ve alıştıra alıştıra açtım. Komşum telaş içinde bir sesle "Özür dilerim, bu kadar üzüleceğini tahmin etmemiştim" diye yanağıma hafif hafif vuruyor ve arada beni göğsüne bastırmaya çalışıyordu. Nihayet kendime geldim ve güçlükle ayağa kalktım. Komşum gerçekten üzgün ve telaşlı görünüyordu. Ona sarıldım ve "Üzülme bir şeyim, yok. Özür dilemene de gerek yok. Bilmeden bana öyle bir hayır ettin ki tahmin bile edemezsin. Hadi gel sana bir çay ikram edeyim" dedim. Kadıncağız neler olduğunu anlayamayan şaşkın gözlerle "tamam" dercesine başını salladı ve içeri girdi.

İşte Amak-ı Hayal'i ilk okuduğum dönemde yaşadıklarımdan bir kesit... Nasıl, çok ilginç bir kitap değil mi? Okuyanı kendi fantastik dünyasına çekiveriyor böyle... Bu kitaptan sizler için bir bölüm daha seçtim. "Hiçlik Zirvesi" isimli bu bölümü okumak istiyorsanız, aşağıda... Selam ve sevgilerimle...

 Hiçlik Zirvesi

Logged


Zümrüt gözlü civa daldı karanlığa
Görenlere lanet niteliğinde olan yeşil taşlar
avını gördü,alçaldı ve yere düşemeden onu parçalarına ayırdı

Gölge çığlık attı,insanı andıran ama insanlığa küfür olan sesiyle
Civa aman vermedi,göğsünü deldi,bir fırtına gibi geçti içinden
Baktı gölgeye,bu kaçıncıydı bu gün diye sordu kendine
Omuz silkti,ne farkeder,daha çok işim var dedi ve daldı karanlığa yine..
.
 
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: