|
|
 |
« : 22 Ağustos 2008, 02:19:27 » |
|
Bize O Saat Gelmez" Dediler...
Dün gece tv kanallarında gezinti yaparken rastladığım bir programda, kıyamet hakkında adeta kıyamet koparılıyordu. Aslında pek de seyretmediğim, bilgilendirmek amacı taşımayan, sırf reyting yapmak üzere hazırlanmış programlardan biriydi. Ancak konusu itibarıyla herkesin merak ettiği bir içeriği olduğu için bir süre takıldım. Mesele şuydu: Kıyametin ne zaman kopacağı bilinir mi? Mehdi, Deccâl ve İsâ gelecek mi?
Bu sorular üzerinde geçmişten beri kıyasıya tartışmalar yapılırdı, günümüzde ise ikiye katlandı. Kıyametin yaşanacağı konusunda itilaf yok da, kıyametin ne olduğu, nasıl ve ne zaman olacağı konusunda var. Bununla ilgili düşüncelerimi "Sonun Başlangıcı" isimli yazımda yazmıştım. Bu yazıma da konuyla ilgili ayet ve hadisleri aldım, ki sen bu iddiaları nerden uyduruyorsun gibi bir düşünce oluşmasın. Her şeyin doğrusunu Allah bilir! Hatalar benden, doğrular Allah'tandır.
Bazı meâllerde, ayetlerde "Saat" veya "O Saat" diye geçen kavram, "Kıyamet" olarak çevrilmiştir. Orijinal kelime ise "Saat"tir. Bazı ayetlerde de orijinal olarak "Kıyamet" kelimesi geçer. Fakat Kıyamet, O Saat, Kâriâ, vaat edilen O Gün şeklinde geçen kelimeler aslında hep bir sürecin, yani ecelin (kemalatın) tamamlandığı zamana işaret eder bana göre... Çünkü bakıyoruz ki tek bir kıyamet tanımı yok Kur'an'da... Bir kavmin topyekun yok oluşu için, insanın ölümü için, dünyanın, ayın, Güneşin, gezegenlerin ve yıldızların sonu için, kabirlerden çıkarılıp haşr olunacak gün için hep aynı tanım kullanılmıştır. Şimdi size bununla ilgili seçtiğim ayetleri aşağıya sıralayacağım. Bu ayetleri sadece kıyametle ilgili olanlardan seçmedim. Kıyametin zamanının bilinip bilinemeyeceği ile ilgili ayetleri seçerek, bir sefer de hem kıyamet kavramını, hem de kıyamet vaktinin bilinip bilinemeyeceğiyle ilgili ayetleri okumuş oluruz diye düşündüm. Hakikatte ise, daha bir çok kıyametle ilgili ayet vardır. Aşağıdaki ayetleri dikkatle okursanız, "O Saat", yani "Kıyamet" kavram olarak, hangi ayette hangi anlamda kullanılmış daha iyi anlayacaksınız. Asla tek bir kıyamet tanımı yoktur. Hattâ ayetlerin derunî mânâlarına girilirse, çok daha başka anlamlar da çıkar.
* Çünkü "saat" muhakkak gelecektir. Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün. (20/15)
* Şüphesiz ki, "saat"e dair bilgi Allah yanındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde ne varsa (erkek veya dişi oluşunu, renk ve özelliklerini) O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır. (31/34)
* İnsanlar sana saatten soruyorlar. De ki: "Onun ilmi ancak Allah'ın nezdindedir. Ne bilirsin belki "o saat" yakında olur." (33/63)
* İnkâr edenler: "Bize 'o saat' gelmez." dediler. De ki: "Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbim hakkı için o size mutlaka gelecektir. O'nun ilminden göklerde ve yerde zerre kadar bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır." (34/3)
Ayetlerin devamı için bkz. »»»
Ayetleri okudunuz ise, başka bir şeyi de gördünüz ki, Allah kıyametin ne vakit geleceğini açıkça bildirmeyeceğini de belirtmiştir. Bunun sebebini de "Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün." (20/15)" diyerek, açıklamıştır. Aslında bu dünyaya gelişimizin bir anlamı varsa, gidiş saatini bilmenin bir anlamı olmaz. Eğer bu yaşam bir kemalat süreci ise ve her yaratılmış kemaline ulaşacağı bir süreyi tamamlayıp gidecekse, bu sürenin bitiş tarihini bilmesi onun kemaline gereğince erememesi anlamına gelir. Örneğin; öleceğimiz zamanı bilseydik, hiç birimiz o vakte yaklaşana dek kendimizi üzmez ve ölüm ötesine hazırlık olarak hiç bir şey yapmazdık. Buna bağlı olarak şuursal olarak da bir takım aşamalardan geçemezdik. Yani bu yaşam (dünya yaşamı) bir gelişme süreci ve imtihan meydanı olmazdı. Bu sebeple kıyametin ne vakit olacağının açıkça bildirilmesi, yaratılış sırrına ters düşer. Ancak Allah'ın rahmeti gereği, insanın yaşamında belli bazı süreçler geçireceği ve bu süreçler tamamlandığında, bu sürecin neticesini göreceği bildirilmiştir. Yani her yaşam için belli bir olgunlaşma süreci olduğu bildirilmiştir, ki bunun bitimi o yaşamın kıyametidir. Çeşitli süreçler olduğuna göre, çeşitli kıyametler de olacaktır. "Sonun Başlangıcı" başlıklı yazıda, bu süreçle ilgili düşüncemi çok daha detaylı yazmıştım. Burada tekrarlamayalım.
Yine bu süreçlerin çeşitliliği kadar bitimi, yani kıyameti de o kadar çeşitlidir. Alemdeki mahlukatın sayısı sonsuzdur. Yeryüzündeki canlıların sayısı da hesaplanamaz. Yine yeryüzünden gelip geçen insanların sayısını hiç birimiz tam olarak bilemeyiz. Tüm bu yaşamlar birer süreçtir ve sonuçları da bu yaşamların sayısınca çeşitli ve bilinemez nitelikte olabilir. Yeryüzünde yaratılan hiç bir beşer veya alemde yaratılmış hiç bir mahluk bu çeşitliliği akledemez, keşfedemez, niteliğini tam olarak idrak edemez, Allah bildirmediği sürece... Bunlar hep Allah'ın ilmindeki bilgilerdir. Ancak evliyanın da dediği gibi, Allah ilmi açısızlığından ("Allah ilmi açısından" diyecektim ama Allah ilminin açısı olmaz) olmuş bitmişi yaşıyoruz. Neden? Çünkü AN (Dehr) içinde tüm olmuş olacak her bir şey potansiyel olarak mevcuttur. Tâ ki seyredilene dek seyreden için gayb olmaktan çıkmaz.. Zaten gayb kavramı da ikiye ayrılır. Mutlak gayb (Allah Zatı, ki mutlak bilinmezdir) ve göresel gayb (varlık alemiyle ilgili olan, henüz seyrimiz dışında olup, holografik yapılı evrende potansiyel olarak mevcut olanlar)... Şimdi bizim tüm konuştuğumuz konular göresel gayb konusuna giriyor. Yani zaten mevcut, ama henüz bilinmeyen.. Gayb (algılayamadığımız alemler ve alemdekiler) O'nun ilmindedir (bilgisindedir, bilincindedir), her şey bir Kitap'ta yazılıdır denilen de bu bilginin topluca evrensel bilinçte aşikâr oluşudur zaten. Bunun külliyen bilinmesi imkânı yoktur. Sonsuz yaşamı tüm nitelikleri ve ayrıntısıyla bilmek Allah mânâsının sonlu olduğunu iddia etmek gibi bir şeydir, ki mümkün değildir. Fakat şimdi size yazacağım düşüncemin üzerinde sizlerin de düşünmenizi rica ederim. Bana göre göresel gayb anlamında gaybı yukarıdaki saydığım sebeplerle kimse tüm ayrıntıları ile ve tümünü bilemez, ancak Allah'ın bildirdikleri ve bildirdiği kadarı müstesnâ... Yani O Levh-i Mahfûz'dan, Yani Kitapların Anası veya İndimizdeki Kitap yada Ümm-ül Kitap/ İmam-ı Mübin adıyla söz edilen sonsuz akaşik kayıtlardan bazı bilgileri, bazı kullarına bildirmiştir Allah.
* Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur'ân yaptık. * Gerçekten o bizim nezdimizde bulunan ana kitapta mevcut yüce ve hikmet dolu bir kitaptır. (43/2, 3, 4)
* Gerçekten biz ölüleri diriltiriz, onların önceden yapıp gönderdiklerini ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Zaten biz her şeyi açık bir kütükte, bir "İmam-ı Mübin"de (Ana Kitap'ta, yani Levh-i Mahfuz'da) sayıp tesbit etmişizdir. (36/12)
Bir kere gaybı kimse bilmez diyenler, nebi ve rasullere inzal olan Kitaplar'ı veya sayfaları da inkar etmiş olur. Çünkü külliyen her biri gayb hakkında bilgiler içerir. Peki bizim için gayb olan bu bilgileri bize bildiren kimdir? Rasul ve nebiler.. O halde Allah'ın izin verdiği ve bildirdiği kadarını, gayb olsa da bazı kulları bilebilirmiş demekki... Öyle ya, bizlere gayb olan bir Kur'ân kıssasını Hz. Muhammed (s.a.v) açıkça tüm ayrıntısıyla anlatıyor. Bana Cebrail isimli bir melek vahyediyor, diyor. Peki biz O meleği görüyor muyuz? Görmüyoruz, çünkü bize gayb o melek.. Ama Hz. Muhammed, Hz. Musâ, Hz. İsâ veya Hz. İbrahim, hepsi O meleği görüyor. Yani gayb konusunu tekrar gözden geçirmek gerekir kanısındayım. Kur'ân'da herhangi bir şeyi okuyup, ezberleyip, üzerinde hiç düşünülmezse, O Kitab'ın rahmetinden de mahrum kalınır. Kur'ân bir tarih kitabı değildir. Geçmiş kavimlere ait kıssaların anlatılma sebebi bazı konuların daha iyi kavranması ve daha derin düşünülmesi içindir.
* Andolsun o, Cebrail'i açık ufukta gördü. * O, gayb hakkında cimri de değildir. (81/23, 24)
Gelelim kıyamet konusuna... Eğer Hz. Muhammed (s.a.v)'e geçmiş ümmetlerin başına gelenlerin niceliği ve niteliği açıkça bildirilmişse, neden kıyametin saati bildirilmemiştir? Bir kere bir çok kıyamet olduğundan söz etmiştik. Diyelim ki biz o kıyametlerden birini seçtik ve sorduk, Hz. Rasûlullah bunun bilgisini neden bize vermemiştir? Geçmiş ümmetlerin bize gayb olan bilgilerini açık açık anlatırken, kıyametin nasıl olacağını ve ne zaman olacağını neden bildiremesin? Yada rabbi Allah O'na neden bu bilgiyi vermesin?
1- Vermediği ne mâlum? Belki de verdi, ama insanların bu bilgiyi kullanarak boşvereceklerini düşünmüş olabilir. Zaten Allah kıyamet vaktini bildirmeme sebebini ayetlerde gayet net bir şekilde açıklamış. O ayetleri bile bile ümmetinin hayrına olmayacak bir bilgiyi niye versin? Rabbinin kullarına vermediği bilgiyi, rasulü niye versin? Allah emriyle ters düşecek iradesi mi var rasulünün?
2- Ayrıca Hz. Muhammed (s.a.v) de bir beşerdir. O'nun da sevdikleri vardır, duyguları vardır. Hatta O'nun ümmetini ne çok sevdiği ve onlara karşı çok merhametli olduğu da biliniyor. Bu bilgi O'na açıkça verilseydi belki dayanamayıp söyleyebilirdi. Kaldı ki zaten kendisine sorulduğunda yine de bazı bilgiler vermiştir de.. Merhametinden olduğunu düşündüğüm bu hadisler, bu konuda ısrarlı sorulara cevabendir. Kıyametin tam olarak zamanını yine söylememiştir, ama kendisine bildirilen alametlerinden söz etmiştir Hz. Rasûlullah. Bunlar Kur'ân'da yoktur. Rasule özel olarak bildirilmiştir.
3- Levh-i Mahfuz denilen holografik evrenin akaşik kayıtlarından bir şeyin Allah lutfu ve ikramı ile okunması, vahy veya ilham almak şeklindedir. Bunlar direk olarak alınabilir, melek vasıtasıyla alınabilir, uyanık veya normal rüya yoluyla bazı vizyonlar görmek şeklinde de alınabilir. Yada evrende yaşayan cin türünden varlıkların bu akaşik kayıtlardan bölük pörçük algıladıklarını (yapılarının müsait olması sebebiyle) insanlara ilham etmeleriyle olabilir. Ama bu vizyonların dijital kameralarda olduğu gibi sağ alt köşesinde tarih yazmaz, ki size bundan haber verenler tarih verebilsin. Ancak gördükleri vizyonların niteliğinden zamanı kestirmeye çalışırlar. Kısaca bu tür akaşik kayıtlara her ne şekilde ulaşılırsa ulaşılsın, böyle bir tarih verme imkânı yoktur. Ancak eğer Allah dilerse, tarihi de açıkça bildirebilir. Meselâ bu vizyon esnasında bir takvim yaprağı göze çarpabilir. Yada açık bir işaret olabilir. Meselâ bir olay vuku bulur ve o olaydan sonra başka bir olay olur. İşte o ilk olay diğeri için bir öncü bir işarettir. Yada nebi veya rasullere Cebrail açıkça tarih de verebilir Allah dilerse.. Allah yarattıklarının her halini ve ecelini en iyi bilendir ve her şeye gücü yeter!
Uzun lafın özü, her şey Allah'ın dilemesiyledir. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Hz. Muhammed (s.a.v)'e ilk vahy gelmeden önce, uzun bir süre gördüğü rüyaları gündüz gibi çıkmaya başlamıştır. Bu gaybın bilinmesi değil midir? Kısaca, gaybın bilinip bilinmemesi konusuyla ilgili ayetlerin doğru anlaşılmadığını ve boş yere tartışıldığını düşünüyorum. Esasen Kur'ân bir bütündür. O'ndan tek başına bazı ayetler alınıp çıkarılırsa, böyle sonuçlar çıkar. Ama bütüne bakılırsa, bu ayetleri bu şekilde yorumlamak mümkün değildir. Çünkü O, baştan aşağı gaybın anlatıldığı bir ilâhi Kitap'tır neredeyse... Zaten tüm ilâhi Kitaplar, bir anlamda Levh-i Mahfûz'un okunmasıyla inzal olmuştur. Demekki Allah dilediğine göresel gayb olanı bildirebilir.
Bir de hadislerdeki alâmetleri takip ettiği için kıyametin yaklaştığını düşünenleri, "kıyamet saatini kimse bilemez" diyerek yalanlayanlar var. Onlara şunu sormalı: "Kıyametin saatinin geldiğini söyleyenler bununla ilgili hadisleri dikkate alarak söylüyorlar, peki sizler o vaktin gelmediğini neye dayanarak söylüyorsunuz? "Henüz gelmedi" demek de kıyamet vakti ile ilgili bir bilgidir. Siz o gayb olan bilgiyi nerden alıyorsunuz?"
* İnkâr edenler: "Bize 'o saat' gelmez." dediler.... (34/3)
Bu konudaki düşüncelerimizi de belirttiğimize göre, gelelim Mehdi (son müceddid), Deccâl ve İsâ konusuna... Bu konudaki hadislerin de uydurma olduğunu iddia ediyor bir çok kişi ve hattâ bazı alim(!)ler de.. Konuyla ilgili hadisleri ve bildirildiği kaynakları sahih bulmuyorlar. Şimdi öyle bir kaynak vereceğim, ki hiç kimse ne kaynak için ne de hadisler için sahih değildir diyemeyecektir. Kaynak Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi'dir. Bilindiği üzere en güvenilir kaynaklardan biri, Buhâri'nin derlediği hadislerdir. Söz konusu Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi'nin orijinali, miladi takvimle 1914'de Mısır'da Arapça olarak Buhâri'nin hadislerinden, üzerinde hiç bir itilaf olmayan hadisler seçilerek derlenmiştir. Bu sebeple "kaymak" anlamında "Zübde" kelimesi kullanılmıştır. Buhâri hadislerinin en seçkinleri, en sahih olanları, üzerinde hiç bir itilaf olmayanlarıdır bu kitaptaki hadisler. Derleyen Müderris Şeyh Ömer Ziyaüddin'dir. 1919'da ülkesine dönüşünde Türkçeye bizzat kendisi çevirmiştir. Şimdi bu kitaptaki hadisleri dahi inkâr edersek, hadisleri külliyen kaldırıp bir köşeye koymamız gerekir ki, bu mümkün değildir. Kur'ân ayetlerini bildiren kişinin sözlerini bir köşeye koyarak Kur'ân'ı anlayacağını zanneden yanılır.
Gelelim Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi'nden aldığımız hadislere... İşte Kıyamet alâmetleri ile ilgili, itiraz edilemeyecek kaymak hadisler:
Enes (r.s.)'dan: "İlmin azalması, bilgisizliğin yayılması, fuhşun alana çıkması, kadınların çoğalması, elli kadına bir erkek düşecek kadar erkeklerin azalması, kıyâmet alâmetlerindendir." (Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 1. cilt İmân ve İlim Bahsi sy: 36, no: 52)
Ebû Hüreyre (r.a.)'dan: Peygamberimize kıyametten sorulunca; "ilim kaldırılır, bilgisizlik ve fitne yayılır, öldürme çoğalır" buyurmuştur." (Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 1. cilt İmân ve İlim Bahsi sy: 37, no: 55)
Ebû Hüreyre (r.a.)'dan: "Siz, Acemlerden kırmızı yüzlü basık yayık burunlu, küçük çekik gözlü, kalkan gibi yüzlü, kıl çarıklı, Horasanlı ve Kirmanlılarla savaş yapmadıkça kıyamet kopmaz." (Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 2. cilt Peygamberlik Nişanları Bahsi sy: 625, no: 972)
Ebû Hüreyre (r.a.)'dan: "Şunlar olmadıkça kıyamet kopmaz: 1- Davaları bir olan iki büyük (müslüman) ordusu arasında bir büyük savaşın olması, 2- Hepsi de peygamberim diyen otuza yakın yalancı Deccal'in gelmesi, 3- Ulemanın ölümü ile ilmin kalkması, 4- Zelzelelerin çoğalması, 5- Zamanın yaklaşması, 6- Fitnenin çoğalması, 7- Karışıklık ve adam öldürmenin çoğalması, 8- Zenginin sadaka verecek adam araması, bulduğu kimsenin benim ihtiyacım yok diyecek kadar malın artması, 9- Kişilerin yüksek bina kurmada yarışması, 10- Kişinin kabre uğrayınca, keşke şu şahsın yerinde ben olsaydım demesi, 11- Güneşin batıdan doğması, bunu görünce insanlar görünce toptan iman edecekler, fakat bu iman önceden iman etmemiş veya hayır işlememişse fayda vermeyecektir. 12- Alış veriş etmek için elbiselerini yayan iki kişi arasında alım-satım olmadan, elbiselerini dürüp bükmeden, koyunun sütünü alıp yemek için evine dönen kimse yiyemeden, havuzunu sıvayıp tıkayan kimse onu kullanmadan, lokmasını alıp yemek isteyen, ağzına lokmasını koymadan, kıyamet kopacaktır." (Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 2. cilt Fitne Bahsi ve Hükümete İtaat sy: 1055, no: 1500)
Avf İbni Mâlik (r.a.)'dan: "Siz, kıyametten önce vuku bulacak alametlerden altı şey sayınız: 1- Benim ölümüm, 2- Sonra Kudüs'ün fethi, 3- Koyun vebası gibi bir hastalıkla insanların kırılması, 4- Malın artması, o kadar ki, birine yüz altın verildiğinde onu (küçümseyrek) öfkelenmesi, yani memnun olmaması, 5- İstisnasız her Arab'ın evine girecek fitnenin yayılması, 6- Sizinle sarı ırk arasında bir barış antlaşmasının yapılması, onların bu barışı bozmaları ve her birinde onikibin kişi bulunan 80 sancakla gelip size hücum etmeleri." (Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 2. cilt İslâm'a Çağırma Bahsi sy: 531, no: 837)
Şimdi de Mehdi (son müceddid) ve İsâ aleyhisselâm hakkındaki hadisi veriyoruz, ancak burada "kendinizden imam" sözünden kasıt İmam Mehdi'dir. Esasen Mehdi O'nun ismi değil vasfıdır, imamlık da öyle...
Ebû Hüreyre (r.a.)'dan: "Bakalım imamınız kendinizden olduğu halde Meryem oğlu İsa size indiğinde durumunuz ne olur? "(Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 2. cilt Hz. Adem'in ve Peygamberlerin Yaratılışı Bahsi sy: 603, no: 932)
İsâ aleyhisselâm'ın tekrar yeryüzüne geleceğiyle ilgili olduğunu düşündüğüm ayetler de şunlardır:
* Andolsun, Kitap ehlinden, ölmeden önce O'na (İsâ) inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, O da onların üzerine şahit olacaktır. (4/159)
* İsâ, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur. * Eğer biz dileseydik, sizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık. * Gerçekten o, (İsâ) kıyâmetin yaklaştığını gösteren bir bilgidir. Sakın kıyâmet hakkında şüpheye düşmeyip, bana uyun, bu doğru yoldur. (43/59,60,61)
Üzerinde düşünülecek olursa bu ayetin açık mânâsı dışında, kişisel gelişim bazında daha derin mânâları da vardır. Ayrıca, Hz. İsâ aleyhisselâm'ın nasıl yeniden geleceğini merak edenler için de şu ayeti örnek verebiliriz:
* Yahut o kimse gibisini (görmedin mi) ki, bir şehre uğramıştı, altı üstüne gelmiş, ıpıssız yatıyordu. "Bunu bu ölümünden sonra Allah, nerden diriltecek?" dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti, "Ne kadar kaldın?" diye sordu. O da: "Bir gün, yahut bir günden eksik kaldım." dedi. Allah buyurdu ki: "Hayır, yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, hele eşeğine bak, hem bunlar, seni insanlara karşı kudretimizin bir işareti kılalım diyedir. Hele o kemiklere bak, onları nasıl birbirinin üzerine kaldırıyoruz? Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?" Böylece gerçek ona açıkça belli olunca: "Şimdi biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir." dedi. (2/259)
Deccâl ile ilgili hadislerle hadis kısmına son verelim:
Ebû Bekir (r.a.)'dan: "Medine'ye Deccâl korkusu giremeyecektir. O gün onun yedi kapısında ikişer melek bekçilik edecektir." (Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 1. cilt Medine Hürmet sy: 289, no: 522)
Ebû Hüreyre (r.a.)'dan: "Medine'nin girecek yerlerinde melekler beklediğinden oraya tâun ve Deccâl giremeyecektir." (Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 1. cilt Medine Hürmet sy: 289, no: 523)
Enes (r.a)'dan: "Mekke ve Medine'den başka, Deccâl'ın ayak basmayacağı yer kalmayacaktır. Bunların giriş yerlerinde saf, saf melekler bekleyecek; sonra Medine üç defa zelzele ile çalkalanacak ve ne kadar münafık ve kafir varsa Medine'den çıkacaktır." (Zübtetü'l-Buhâri Tercümesi 1. cilt Medine Hürmet sy: 289, no: 524)
Kıyamet, Mehdi, Deccâl ve İsâ ile ilgili başka ayet ve hadisleri okumak için bkz... »»»
Şimdi bu hadislere rağmen, Mehdi, Deccâl ve İsâ konusu inkâr edilebilir mi? Aslında daha bu konuda bir çok hadis var, ama itiraz edilemeyecek en sahih olanları seçtim. Kaldı ki geçmiş evliyaullah içinde Mehdi, Deccâl ve İsâ'nın gelişini inkâr eden bir tanesi bile yoktur. O halde bu konuyu inkâr etmek, gerçeği örtmekle eş anlamlıdır. O nedenle çok hassas bir konudur. Diğer bir çok hadiste Mehdi, Rasûlullah'ın kızı Fâtıma soyundan geleceği bildirilmiş hayırlı bir kişidir. Hattâ bir hadiste Allah Rasûlü’nün, "Karda sürünerek bile olsa O'na yetişiniz, diyerek "biat" emrini verdiği kişidir O. Bence bizzat bu konu da Müslümanların önemli bir sınavıdır. Yine Deccâl ve İsâ ile ilgili hadisler de inkâr edilmeyecek kadar açıktır, yukarıda okuduğunuz üzere... Ama bu konuların bazılarınca istismar edileceği görüşüne katılıyorum. Gerek Mehdi konusundaki istismar edilen noktaları, gerek Deccâl fitnesi ve fitnenin dayandırılabileceği hassas noktaları, İsâ Mesih'in gelişinin de bizzat Deccal tarafından istismar edileceği ve Mesih olduğunu iddia edeceği konusundaki endişelerimi de bir çok yazımda belirttim.
(Bunlarla beraber, tüm bu hadisler çok boyutlu olarak değerlendirilip, kıyamet olayında olduğu gibi, kişinin bireysel anlamda Mehdi, Deccâl ve İsâ'sı veya bir kavmin (milletin) Mehdi, Deccâl ve İsâ'sı ve yeryüzünün ve insanlığın Mehdi, Deccâl ve İsâ'sı olarak çok boyutlu da yorumlanabilir. Ama bizim bu yazıdaki konumuz yeryüzünün ve insanlığın kıyameti, Mehdi, Deccâl ve İsâ'sıdır. Ayrıntı için burayı tıklayınız)
Kıyamet alâmetlerini de itiraz edilemeyecek olan hadislerden seçip yukarıda sıraladık. Dediğim gibi, bu konuyla ilgili daha bir çok hadis ve ehlullah'ın açık bildirimleri de vardır. Hatta bir tarih aralığı verilen hadisler de vardır. 1400'ü geçip 1500'e varmayacağı şeklinde.. Bu verdiğim hadislerde sözü edilen olaylar, bu neslin kıyametiyle ilgili olaylardır. Bu düşünce de benim değil, ehlullah'ın (evliyanın) görüşüdür. Bense bu konudaki fikrimi daha önceki bir kaç yazımda paylaştım sizlerle.. Artık tüm bu yazılanlardan sonra takdir okuyanlarındır.
Ayrıca, Mehdi'nin kendisini Mekke'de açıklayacağı, yine hadislerden biliniyor. Bana göre de yeryüzünde bu rahmeti değerlendiremeyerek inkâr edecek (hattâ daha açıklamadan inkâr eden) Müslümanlar(!) yaşarken, bırakın biat edilip iman edilmesini, emniyeti için öyle yapması da selâmettir görüşümce... Maalesef bu hale geldik biz Müslümanlar. Hazımsızlıktan neredeyse kardeş kardeşi kıracak haldeyiz..
Son olarak da din konusunda kendilerinin uzman kabul edilmesinde ısrar eden, ilâhiyatçılar ve ilahiyatçı olup bir de titr'i olanlar hakkındaki görüşümü yazmak istiyorum. Çoğunun fikirlerine katılmamakla birlikte, uzun yıllar boyunca verdikleri emeklerine hürmeten saygısızlık etmek istemiyorum. Ama Kur'ân-ı Kerîm'i meâl edip önümüze koyan ilahiyatçılardır. Bu yaptıkları meâllerden bir şüpheleri mi var ki, "Arapça bilmeyen Kur'ân'ı anlamaz" diye kıyameti koparıyorlar? O meâlleri hazırlarken saklayıp gizledikleri, açıklamadıkları kelimeler veya satırlar mı var, ki halk o meâller üzerinde düşünüp tefekkür edemez? O halde niçin meâl hazırladınız? Eğer Arapça bilmeyen milletler Kur'ân'ı anlamayacak olsaydı, dinde ruhban sınıfı tayin edilirdi, ama böyle bir şey yoktur. Allah, ilahiyat okuyanların bu iddialarının gerekçesini bilemez miydi, ki bize Kur'ân'ı açıklayacak Allah rasulünden başka, bir de aracı ruhbanlar seçeydi?.. Hiç kimse dini sadece kendine veya kendi sınıfına has kılamaz. Din Allah'ındır, bunda hemfikiriz herhalde... İlâhiyat tahsili yapanların görevi o meâlleri hazırlamak ve arzu ederlerse kendi yorum ve düşüncelerini de açıklamaktır. Allah bu emeklerinden razı olsun, bizler de duacıyız. Ama halk içinde ayrıcalıklı bir sınıf "Kur'ân hakkında en doğrusunu düşünür" kabulü kesinlikle hatalıdır. Müslümanların Kur'ân okuyup, ayetler üzerinde düşünerek selâmete ermesine engel olacak bir caydırmadır bu tür beyanlar. "Nasıl olsa anlamam", mantığı ile uzaklaşmalarına sebebiyet verirsiniz. Bunun vebalinden kaçınmak gerekir. Kaş yapalım derken göz çıkarmamalı... Kur'ân dilinin Arapça olduğu açıkça bildirilmiş mi ayette? O Kitab'ın alemlere rahmet olduğu bildirilmiş mi? Buna rağmen O Kitapt'a; "Kur'ân'ı sadece Arapça bilenler anlar" diye bir ayet var mıdır? Varsa biri çıkıp açıklasın! Şahsen ben böyle bir ayete rastlamadım. Ama "düşünmez misiniz?" diyen bir çok ayete rastladım. Demekki Kur'ân'ı anlamak için Arapça bilmekten ziyade, "düşünmesini bilmek" gerekiyor. Çünkü bizler farklı bir milletten olduğumuz için bu dili bilmenin bir ayrıcalık olduğunu düşünüyoruz. Oysa bir Arap bizim gibi düşünmez, ana dilini bilmek onun için bir ayrıcalık konusu değildir. Ama düşünmesini bilmek her insan için bir ayrıcalıktır. Bölgesel değer yargıları ile perdelenmeyelim. Çoğu zaman kişiyi mevki ve bilgisi de perdeleyebilir, dikkat!
Çok çok önemli bulduğum bir gerçek de şudur ki, gerek Hz. Musâ, gerek Hz. İsâ, gerek Hz. Muhammed ve diğer nebi ve rasullerin hiç biri devrinin alimleri arasından çıkmamıştır. Acaba neden? Hz. Musâ devrinde, ilim konusunda epey ilerde olan Amon rahipleri vardı. Musâ küçük ve genç yaştayken ara sıra tapınaklara onları dinlemeye giderdi. Hatta o devrin Firavun'u da Amon rahipleri'nden çok şey öğrendi. Eski Mısır'da çocuk yaşta Firavunlar'ı ilmi açıdan Amon rahipleri yetiştirirdi. Musâ aleyhisselam neden başkasına değil de Firavun ve yanındakilere (ki o yanındakiler rahiplerdi) yollandı? Çünkü onlar ilim sahibi idi ve Musa'nın tebliğini anlayacak kapasiteleri vardı. Buna rağmen neden risalet ve nübüvvet görevini yerine getirecek kişi onlardan biri seçilmedi de, inşaat işiyle ilgilenen (duvar ustası) Musâ seçildi? O, devrin alimlerinden biri değildi ki?.. Kezâ İsa aleyhisselam da çocuk yaşından itibaren Yahudi alimlerini (hahamları) dinlemek için sık sık annesi Meryem'in de hizmet ettiği o büyük mabede gider, onları dinler ve enteresan sorular sorup bazen de onlarla tartışırdı. Yani o devirde mabedde ilim tahsil eden hahamlar vardı. Fakat risalet ve nübüvvet görevi onlardan birine değil de, marangozluk yapan İsâ'ya geldi. Yine Hz. Muhammed (s.a.v) döneminde de hahamlar vardı Tevrat'ı okuyup yazan... Ve bir de İncil'i okuyan rahipler ve keşişler.. Fakat risalet ve nübüvvet görevi onlara da verilmedi, kervan sahibi ticaretle ilgilenen Muhammed Mustafa'ya geldi. Tevrat ve İncil okumalarına rağmen Hakk söz Kur'ân'ı kabul eden haham, rahip ve keşiş sayısı kaçtır? İslâm tarihçilerine soralım mı?.. Tüm bu bilgiler üzerinde düşünüyorum ve diyorum ki; eğer bir Mehdi (son müceddid) gelecekse, O hayırlı kişi yine her zaman olduğu gibi günün alimleri (ilâhiyatçıları) arasından çıkmayacaktır. Neden mi? Aklım ve basiretim perdesiz olduğu için öyle diyor...
Herkese selâm ve saygılar...
|