|
|
 |
« : 22 Ağustos 2008, 02:14:39 » |
|
Besmele'nin "B" ( ﺐ ) Harfi
Bundan yıllar önce evliyaullahtan değerli bir zatın elini öpüp nasihatlerini dinlemeye gittiğimde, Hz. Ali'nin "Kur'ân-ın sırrı Fâtiha'da; Fâtiha'nın sırrı Besmele'de; Besmele'nin sırrı da başındaki "B"dedir!" şeklindeki sözüyle Besmele'nin başındaki "B" harfinin sırrına dikkat çekmişti. İlk olarak B sırrının önemini o gün anlamıştım. Kendisi oldukça yaşlı idi. Kurtuluş savaşı esnasında esir düştüğünü ve bir kaleye hapsedildiğini anlatmıştı. O sıralar manevi alemde Hz. Rasûlullah aleyhiselâtu vesselâm ile görüştüğünü ve O'nun kendisine öğrettiği dua sayesinde kurtulduğunu anlatmıştı. Bu manevi görüşmelerde Rasûlullah'ın üzerinde durduğu en önemli konunun da Besmele'nin başındaki "B" harfi sırrı olduğundan söz etmişti. Artık nasıl görüşüyorlardı, ne düzeyde bir velayeti vardı, kimlerdendi bu zat bilinmez. Bizim kafamız o kadarını almaz. Ama ettiği nasihatlerde Besmele'nin "B" si üzerinde çok durmuştu. Bu sırrın ne olduğunu daha önce okuduğum bazı eserlerden öğrenmiştim. Genel olarak şu şekilde açıklıyordu:
-Rahman ve Rahim olan ALLAH'ın özellikleri ve kudreti ile, hikmetinin eseri olarak, O'nun nâmına (ve O'nunla) bu işe başlıyorum.
Bir sufi de Besmele ve "B" harfiyle ilgili olarak özetle şöyle diyordu:
"Besmele'nin sırrı "B" harfindedir. Meselâ Tevbe Sûresi'nin (Berâe Sûresi) başında Besmele yoktur, ama B harfiyle başlayan bir ayet vardır. Bu sûre "Beraetün" diyerek başlar. Kur'ân-ı Kerîm'deki sûreler Besmele ayetiyle başlar, fakat Besmele'den sonra B harfiyle başlayan hiç bir ayet yoktur. İşin sırrı Besmele'de saklı olduğu için, her sûrenin başında Besmele ayeti vardır. Sadece Tevbe Sûresi zaten "B" harfi ile (Berâe..) başladığı için Besmele yoktur."
Bu okuduklarım üzerine aklıma Tevbe Sûresi'nin başında neden Besmele olmadığı hakkındaki tartışmalar ve yürütülen fikirler geldi. Hatta bu sebeple bazı cahiller küfre girmek pahasına bu sûrenin bazı ayetlerini inkâr etmeye dahi kalkıştılar. (İşin şeklinde kalıp ruhuna erilmezse sonuç elbette ki selamet olmaz) Fakat aslında başında Besmele olmayan bu sûre "B" sırrını vurgulayan en önemli sûrelerden biridir bana göre... Hatta Kur'ân'daki surelerin neden Besmele ayetiyle başladıkları ve konunun "B" harfiyle alakalı olduğunu dahi bu sûreden anlamak mümkün.. Anahtar sûre Tevbe Sûresi yada diğer adıyla Berâe Sûresi'dir kanımca.. Çünkü işin sırrı Besmele'den ziyâde "B" harfinde gizlidir. Çok ilginçtir ama Kur'ân-ı Kerîm'de Tevbe Sûresi'nden başka hiç bir sûre "B" harfi ile başlamaz, başındaki Besmele ayetlerini saymazsak... Sadece Tevbe Sûresi "B"erâe... diye başlar ve onun da başında Besmele yoktur. (Yani B harfiyle başlayan tek sûre Tevbe Sûresi ve başında Besmele yok; diğer sûrelerin hiç biri B harfiyle başlamıyor, ama başlarında Besmele var. )"Neden?" diye düşünen ehlullah sonunda sırrın "B" harfinde olduğunu fark etmiş. Şifre B harfi... Sırrın "B" olduğunu anlayan için, Besmele ve Fâtiha'yı anlamak çok daha kolaylaşır. Aslında söz konusu "B" sırrı olunca, bu anahtarın işaretinin Tevbe Sûresi'nda (Berâe Sûresi)verilmesi ve sûrenin "B"erâetün diye başlaması da çok anlamlıdır. Konuya bu açıdan bakılınca bambaşka düşünsel ufuklara yelken açılabilir.
Berâe kelimesi; "aklanmak, yükümlülükten kurtulmak" veya "beri olmak, temiz ve suçsuz çıkmak" yada "iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması" anlamına gelmektedir. Ayrıca, ünlü Kur'an kelimeleri bilgini er-Rağıb el-İsfehanî de itizal sözcüğünü "Berâe" kelimesiyle açıklamaktadır. İtizal kelimesi ise şu anlama gelmektedir: Bulunulan yerden, konumdan veya içinde yaşadığı, kendi değer ölçülerine göre yönlendiremediği toplumdan bir kopma, ayrılma, ayrışmadır. Kur’an’ın, Allah Rasûlünün müşriklerden (içinde oldukları şirk ve küfürden) beri olduğunu oldukça sert, hatta "ültimatom" denebilecek bir üslupla bildirdiği sure, ilk kelimesine atfen "Berâe" adını almış, fakat "Tevbe" suresi olarak resmiyet kazanmıştır.
İşin daha enteresan yanı ise, Tevbe Sûresi'nin açıklanma biçimidir. Bu sûre inince Rasûlullah aleyhiselâtu vesselâm Allah'ın emirlerini hacdaki insanlara tebliğ etmesi için Hz. Ali'yi görevlendirir. Hz. Ali hac kafilesine ulaştığında Hz. Ebu Bekir, "Amir olarak mı geldin, yoksa memur olarak mı?" diye sorar. Hz. Ali de sadece sûreyi Mekke'de hacılara tebliğ ile me'mûr olduğunu bildirir. Hz. Ali bayramın birinci günü Akabe Cemresi yanında ayağa kalkarak kendisinin Hz. Rasûlullah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu bildirir ve bir hutbe okur. Daha sonra bu sûrenin başından 30 veya 40 âyet okur. (* Bkz. daha geniş açıkla için.. "Tevbe Suresi'nin başında neden Besmele yoktur?") Yukarıda aktardığımız "B" sırrı ile ilgili sözün Hz. Ali'ye ait olduğunu da düşünecek olursak, tüm bu olup bitenler çok mânâlıdır. Hayatta hiç bir olayın tesadüf olmadığını ve özellikle Hz. Rasûlullah'ın her türlü fiilinin altında önemli bir sır yattığını görebiliriz. Bu konuları daha detaylı olarak düşünmenizi tavsiye ederim. Bu sayede başka sırlara da ulaşacağınızı umuyorum. Ayrıca, Hz. Ali'nin yukarıda aktardığımız sözünde Fâtiha Sûresi'nin önemine de dikkat çekiliyor. Bu sûrenin anlamını da düşünecek olursak, insanın hilafet sırrını daha kapsamlı şekilde anlayacağınızdan hiç kuşkum yok. (Bu konuyla bağlantılı olan "B"erât Gecesi ("B"erâe Gecesi) isimli yazının da okunmasını tavsiye ederim)
Şimdi buradan tedbir ve tevekkül konusunu işlediğimiz "Basiret ve Feraset"e geçelim. Konu "B" sırrıyla bağlantılı olduğu için, önce bu sırrı açıklamayı uygun gördüm.
Basiret ve Feraset
En basit anlamıyla basiret, öngörü veya ileriyi görebilmek olarak tanımlanabilir. Feraset ise, anlayış, kavrayış ve çabuk seziş (kuvvetli sezgi) demektir. Tasavvufta basiret ve feraset sahibi olmak, kalp gözünün açık olması olarak da tanımlanır. Basiret ve ferasetle yaşamak, varlığın hakikatinin farkında olarak (TEK'in farkında olarak) olayların öncesini ve sonrasını, sebep sonuç ilişkisini sanki seyrederek (kader sırrına vakıf olarak) akıl gözüyle görebilmektir. Bu özellikler, olayların olumlu yada olumsuz sonuçlarını görebilmeyi ve bu sonuçlara göre gerekirse tedbir almayı sağlar. Fakat bu tedbir korkuyla alınan bir tedbir değil, "B" sırrı (Besmele'nin B'si) gereğince bilinçli olarak kulluk etmek ve zamanın şuurunda olarak ona yön vermek, onu biçimlendirmek, ona hakim olmak, ve ona ruh katmaktır. Kısaca; basiret ve feraset, evrensel sistemin yani hikmetler (sebepler) aleminin varlığını idrak edebilenlerin kullandığı özelliklerdir. Basiret ve feraset sahibi olmayan tedbir almaz, tevekkül ile yaşar. Oysa tedbiri terk edip tevekkülle yaşamak, bilinçsiz olarak gizli şirk içine girmekten başka bir şey değildir. Tevekkül eden kişi, farkında olmadan şah damarlarından yakın olan ve tüm alemi özünden gelen bir biçimde destekleyen Allah'ı öteye beriye atmış, işi "ötedeki"ne(!) havale etmiştir. Tedbir alan ise, Allah'ın ötede beride değil, varlığının özünden gelen bir biçimde ve hattâ varlığının tüm zerrelerinde Hayy ve Kayyum olarak kendisini desteklediğinin bilincindedir. Bu, bilinçli kulluk anlamına da gelir. Bu sebeple basiret ve feraset ehli "B" sırrının idrakiyle "Bismillah!" der ve gereken neyse onu yapar. (Ama bu da her kişinin değil er kişinin harcıdır) Fiilleri çoğunlukla birim nefse değil, bütüne dönüktür. Hayatî fiiller ve ölüm ötesi yaşama dönük yapılan çalışmalar müstesnâ olmak üzere... Aslında ölüm ötesi yaşama hazırlık için yapılan çalışmalar da ya kuvvetli bir iman, yada kuvvetli bir basiret ve feraset sahibi olmayı gerektirir. Tedbir alan kişi "B" sırrıyla yaşayıp, basiret ve feraset ile hikmet aleminin sırlarına vakıf olarak olaylara yön veren ve zamana hakim olan kişidir. Tevekkülle yaşayan kişi ise, basiret ve feraset özelliğini kamil şekilde ortaya koyamayan ve bu sebeple idrakine varabildiği an'ı yaşayan kişidir. "B" sırrının gereğini hakkıyla yaşayamadığı için de bir şekilde gizli şirk içindedir. (Bizler gibi..) Çünkü, kalp gözüyle olayların sebep sonuç ilişkisini idrak edip, buna göre gerekeni yapanlar (ki buna tedbir denir) olaylara ve zamana hakimdir bir anlamda... Bu idrakla yaşam şekline tasavvufta Ebu-l Vakt (zamana hakim olmak veya AN'ı yaşamak), tevekkülle yaşam şekline de İbn-i Vakt (zamana tâbi olmak veya an'ını yaşama) denir. Derece olarak Ebu-l Vakt ehli, İbn-i Vakt ehlinden üstündür. Bu yaşam şekilleri kişinin yaratılışıyla ve kapasitesiyle alakalıdır. Sistemin sebep sonuç silsilesi içinde kaybolmak istemeyen kişi, ya Nübüvvet ilmi sahibi nebi olan rasullere ya da basiret ve feraset sahibi olan Ebu-l Vakt ehline tâbi olmalıdır. Ebu-l Vakt ehli Ledün ilmi sahipleridir. Her şeyin doğrusunu Allah bilir!
|