Ahmed Muhamed Mahmud Efendim!
Bu sefer size fantastik bir hikaye değil, fantastik bir rüya anlatacağım. Rüya anlatılırsa hayrı kalmaz, vücut bulmaz, diyerek benim adıma çook üzülenlere(!) bir teselli.. Anlatmadıklarım bana hayır olarak yeter merak etmeyin, bende bunlardan çok var daha.. Bunu okurlarım bilinç altımı OKU'sun ve beni daha yakinen tanısın diye feda ediyorum... (Bir de bu rüyamı ithaf ettiklerim var, ama kimlere ithaf ettiğimi yazının en altında belirteceğim)
Allah hayırlara getirsin...
Rüyamda büyük bir evim vardı ve orada pek çok insanla beraberdik.. Fakat bu insanlar arasında salgın bir hastalık yayılmaya başlamıştı. Bazılarına henüz bu hastalık bulaşmamıştı, ama bulaşanları da büsbütün sarmamıştı henüz.. Bana göre hastalığa yakalananların da kurtulabilme ihtimalleri vardı, ama hastalığa direnip mücadele etmeleri gerekiyordu.. Gittikçe yayılan bu hastalığa yakalananlar, insanken ara sıra özellikle boyundan itibaren kafaları hayvana dönüşüyordu. Bu esnada davranışları ve sesleri de hayvanlaşıyordu. Bir süre böyle kaldıktan sonra, yine insan oluyorlardı. Yani hastalık büsbütün ele geçirmemişti yakalananları.. Hastalığa yakalananlar nedense evde kalmak istemiyor ve dışarı çıkmak için aşırı bir istek duyuyorlardı. Onlara bir takım önerilerde bulunup, hastalıkla mücadele etmeleri için bazı yöntemler gösteriyordum. "Lütfen biraz gayret edin, henüz tamamen yayılmadı, isterseniz mücadele edip kurtulabilirsiniz" diye adeta yalvarıyordum. Bazıları beni dinliyor, bazıları ise dinlemiyor ve sürekli evden çıkmak için uğraşıyorlardı. Onlara evden ayrılmamaları için çok yalvardım, "Çıkmayın, eğer buradan çıkarsanız hastalık tüm bedeninizi saracak ve büsbütün hayvanlaşacaksınız" diyerek önlerine geçtim, ellerine ayaklarına kapanıp ağladım. Ama pek çoğu beni dinlemedi, sertçe azarlayıp, itip kakıp dışarı çıktılar. Ne yaptımsa, onları durduramadım. Arkalarından çok gözyaşı döktüm, ama yapılacak bir şey yoktu.. Gidenler gitti, kalanlar ise bir avuç insandı. Yüzlerce kişiden bir avuç insan kaldı geriye... Onların çoğunluğu da zaten hastalık bulaşmayanlardandı. Derken evin dışından korkunç vahşi hayvan sesleri gelmeye başladı. Dışarıda olan herkes hayvanlaşmış ve vahşileşmişti. Sanki yeryüzünde kıyametler kopuyordu. İnanılmaz gürültüler, sarsıntılar ve dehşet verici şeyler oluyordu, duyuyorduk ama görmüyorduk... Vahşi hayvan sesleri ve böğürmeleri yeri göğü inletiyordu. Sanki acı çekiyorlar gibiydi. Evde kalanlar bu seslerden çok korkuyordu.. Hepsi bir araya toplanmış titriyordu. "Neler oluyor?" dediler. Ben de hastalığın iyice yayıldığını ve hepsinin hayvana dönüştüğünü söyledim. "Şimdi ne yapalım?" dediler. Ben de onlara tevbe edip, Kuran okumalarını, Allah'ı zikredip korunmak için dua etmelerini söyledim. Hepsi toplanmış dua ediyorlar ve Allah'a sığınıyorlardı. Derken o hayvanlaşan insanlar, aniden korkunç sesler çıkararak bizim eve saldırmaya başladılar. O kadar ki evi yıkacaklardı adeta.. Ev temelinden sarsılıyor, duvarları üzerimize doğru eğiliyordu..
Evde kalanlar iyice korku ve dehşete kapılmıştı ve "şimdi ne yapacağız?" diye ağlaşıyorlardı. Ben de korkuyordum, ama belli etmemeye çalışıyorum. Onlara "Korkmayın, dualarınıza devam edin ve Allah'a sığının, O bizi korur. Çok hasta oldukları için bunu yapıyorlar, şuurlarını kaybettiler, kasıtlı değiller" diye teselli etmeye çalışıyordum. Tam bu esnada tüm varlığımda duyumsadığım bir yakin hali ve beraberinde büyük bir kudret hissi geldi üzerime... Kontrol edemediğim robotik bir tavırla aniden ayağa kalktım ve "Bismillahi Allahu Ekber" diyerek evin kapısına doğru yürüdüm. (Bu şekilde tekbir, Kabe'de tavaf ederken her şaftın-dönüşün başında ve bir de kurbanlık hayvanı kesmeden önce getirilir. Dolayısıyla, bir nevi hayvan olan beden tabiatını kurban etmek isteyen de, zahiren bir hayvan kurban etmek isteyen de bu tekbiri getirir....? Mevlana Celaleddin-i Rumi Mesnevi isimli eserinde, "Rıza makamına ulaşanlar" bahsinde şöyle der: "Tekbirin manası şudur: Yarabbi huzurunda kurbanız. Koyun keserken "Allah-u Ekber" (Bismillahi Allah-u Ekber) dersin ya o geberesi nefsi keserken de bu söz söylenir. Allah-u Ekber de, de o şom nefsin başını kes, kes de can, mahvolmaktan kurtulsun. Ten İsmail’e benzer can Halil’e can bu semiz bedeni yaptırdı da tekbir getirdi mi.. Ten kesilir, şehvetlerden hırslardan kurtulur. Besmeleyle kesilmiş temiz bir kurban haline gelir. Kıyamette olduğu gibi Hak huzurunda saf kurulur, hesaba, Allah ile konuşup görüşmeye girişilir. Allah huzurunda, gözyaşları dökerek ayakta durmak, kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer." Bismillahi Allahu Ekber demek kurbiyete işaret eder, El- Karib isminden gelen yakin halinin oluşmasıdır. "Kurban etmek" tanımı da bu kökten gelir; nefsin kurban edilişi ve yakinin hasıl olması demektir. Dolayısıyla Rasullullah Efendimiz (s.a.v) bu mertebenin en zirvesindeki yegane kişi olarak, Vesile ve Makam-ı Mahmud mertebesi sahibidir.)
Bu tekbirimle, dışarıdaki hayvanlaşanların sesi biraz azaldı. İkinci kez yine tekrarlayıp bir adım daha attım onlara doğru... Sesler biraz daha azalıp, uzaklaşmaya başladı.. Ama tekbiri üçüncü kez getiremeden evin dışından çok daha güçlü bir "Bismillahi Allahu Ekber" nidası geldi. O kadar gür ve güçlüydü ki bu ses, bütün dünya ve hatta kainat bu sesi işitti sandım. Benim sesim o ses yanında cılız bir ses olup kaybolup gitti. O zaman ne hayvan sesi kaldı ne de eve saldıran bir kimse.. Hepsi yok oldu.. "Kimdir bu kadar gür ve kudretli tekbir getiren sesin sahibi?" diye merak ettim ve kapıyı açıp baktım. Evinim karşısında Mescid-i Nebevi'nin dikilmiş olduğunu gördüm. Sanki koca mescid ayaklanmış yürüyüp bizim evin yanına gelmişti.
Evdekilere "Bu Rasulullah Efendimiz Hz. Muhammed alehisselam, bizi kurtarmaya ve almaya gelmiş, çabuk düşün peşine, koşun, her ne olursa olsun sakın O'ndan ayrılmayın" dedim. Ve ben de O'nun peşine düştüm. O anda gördüm ki yeryüzünden başlayan ve uzayın derinliklerine doğru uzanan nurdan selametli bir yol açılmıştı. Yer gök yarılmış, tüm boyutlar gül gibi bu yolun geçmesi için açılmıştı sanki... Hz. Rasulullah önde ve insanlar kafileler ve kavimler halinde arkasında uzun kuyruklar oluşturmuş gidiyorlardı.. Bu nurdan yolda yürüyenler ateşler içindeki dünyadan hiç etkilenmiyordu.. Rasulullah Efendimiz Hz. Muhammed'in peşinde olduğumuz için, emindik, nereye gittiğimizi bile sorgulamadan gidiyorduk ve O'ndan ayrılmıyorduk... Bir ara yükseldim ve her şeyi kuş bakışı ile gördüm. İnanılmaz bir manzara idi, benzeri görülmemiş bir mahşer yeri ve sırattı sanki seyrettiğim...
Bizim gibi bir çok topluluk vardı O'nun peşinde yolculuk eden... Hz. Rasulullah hepsini kurtarmıştı belli ki.. Öyle bir mahşer sahnesi ki insanların sayısı tahmin edilemez şekilde kalabalıktı... O'nda açığa çıkan kudreti hayretler içinde seyrettim. Bu kadar kişinin yolculuk yapacağı o sıratı nasıl açmıştı, aklım almıyordu??!!.. Böylece ne kadar yol aldık bilmiyorum. Çok uzun bir yolculuktu ve dehşet verici sahneler vardı. Pek çok da ayrıntılar.. Ancak şu bir gerçek ki, eğer Hz. Rasulullah bizi o hayvanların (beden tabiatının..?) elinden kurtarmasaydı, hepimiz o hayvanların elinde (beden tabiatının elinde..?) telef olacaktık... Açtığı o nurdan yol olmasaydı, ateş deryası içinde kavrulacaktık mutlaka...
O nurdan yol, uzayın boyutsal derinliklerine doğru gidiyordu.. Ne kadar sürdü yolculuk bilmiyorum, sonunda cennet gibi bir yere geldik. Ama dünyaya çok benziyordu. Yeşillikler içinde havası latif ve inanılmaz huzur verici muhteşem bir yerdi. Hepimiz çok yorgunduk.. Dinlenip, nefeslenirken baktım bir havuzun ya da nehrin veya bir gölün kıyısında (....?) büyük yeşil bir çöl çadırı (otağ gibi) kurulmuş ve altına da ipekler içinde bir taht konmuş.. Hz. Rasulullah önceden oraya varmış o tahtta dinleniyordu. Bir yandan da arkasından gelenleri karşılıyordu. Benden önce gelen bir gurup vardı.. Bu gruptakilerin önemli zatlar olduğu belliydi.. Güler yüzüyle onları tahtında otururken karşılayan Hz. Rasulullah efendimizle sırayla görüşüyorlardı. Dinlenirken bir kenara çekilip sıramın gelmesini bekledim. O kadar önemli zatlar varken, onların yanında kendimi çok değersiz bulup, nasıl olsa bana hemen sıra gelmez dedim.. Eğer Efendimiz beni fark eder ve isterse giderim, yoksa sıramın gelmesini beklerim diye düşündüm. Bu arada aklım hayvanlaşarak geride kalanlardaydı.. Çok üzgündüm, tarifi imkansız derin bir hüzün duyuyordum kalanlar için.. Onları düşündükçe göz yaşlarımı tutamıyordum. Merhametim coşmuştu iyice.. O sırada "Gel bakalım Ayşe hatun" diyen Hz. Rasulullah'ın hafif tebessümlü sesini işittim. Birden şaşırdım, nasıl bu kadar çabuk sıram geldi diye.. Baktım ki Hz. Rasulullah yanına gitmemi istiyor. Hemen gittim mahcup mahcup, başımı kaldıramadım yanında... Başım eğik olduğundan, sadece sandaletlerini ve o mübarek ayacıklarını görebiliyordum.. Yüzüne bakmayı denedim, ama utandım, bakamadım. Tahtın ayak ucuna diz çökerek iliştim. Gözlerim hala yaşlıydı.. O'nun yanına varınca, kavuşmanın ve özlemin bitmesinin de heyecanıyla gözyaşlarım sel oluverdi yine.. Bana dedi ki; "Gördün mü bana uyan nasıl kurtuluyormuş? Ne kadar isabetli bir iş yaptığını anladın mı?" Ben de başımı salladım ve çok şükrettiğimi belirttim, ama utancımdan ve göz yaşlarımdan konuşamadım.
O yine sordu: "Neden ağlıyorsun?" Ben de; "Efendim, geride kalanlara üzülüyorum, kurtulamadılar" dedim.. O da; "Sen elinden geleni yaptın, ama dinlemediler. Bırak onlar için üzülmeyi artık. Burada ağlamak ve hüzün yok, sadece mutluluk var.." dedi.. Bu sözlerden sonra, dünyaya dair her şeyi unuttum, tüm üzüntüm silindi ve hayatımda olmadığım kadar mutlu oldum ve adeta kendimden geçtim. Tam o anda uyandım.
Muhakkak ki biz verdik sana O Kevser’i (Kesret’te Tekliğin müşahadesini; en mazhar sensin) !. * O halde Rabbin için (o Rabbani müşahadenin gerçekleşmesi için) bilfiil salat (Tam Namaz’ı) ifa et (Ettehiyyatu lillahi vasSALAVATU... diyerek teşehhüdü ifa etmek sana mümkündür) ve (tam fena’yı, tam yakınlığı sağlayan) kurbanı kes. (....

?) * Muhakkak ki sana buğzedip uzak duran (el-As b. Vail) var ya, asıl odur ebter (güdük, soyu kesik; Baka’dan mahrum). (Kevser, 1-3)
* Ve ayrıca gecenin ba’zında, sana nafile (ziyade, ganimet-bağış) olmak üzere (uykudan kalk) O’nunla (Kur’an’la; B sırrıyla O olarak) teheccüd et... (Böylece) umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud olarak ba’seder. (İsra suresi,79)
"Ey bu mükemmel (tam) davetin ve namaz kıyâmı (duruşu) emrinin sahibi olan Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e (s.a.v) vesîleyi ve yüksek dereceleri ver. Ve ona, vaad ettiğin Makam-ı Mahmûd’u lütfeyle. Şüphesiz Sen sözünden dönmezsin” derse, kıyâmet gününde benim şefaatim ona hak olur.” (Buhârî, 2/365)
Enes (r.a.)'dan naklediyor: Rasûlullah (s.a.v)'i; - "Ben kıyamet günü toprağın kendisinden ayrılacağı ilk insan olacağım, ama bunda bir övünme yok. Hamd sancağı bana verildi, övünecek bir şey yok. Kıyamet günü insanların Seyyid'i benim, övünecek bir şey yok." buyururken duydum, diyerek şefaat hadisini baştan sona naklediyor. [Müslim 2278; Ebû Dâvüd 4673; Tirmizî 2551; 3148, 3692; İbni Mâce 4308; Müsned 1/281, 3/2; Hakim 2/465; İbni Ebî Şeybe 14/98135,]
İbn-i Abbas (ra) rivâyet etmiştir ki; Allah Rasûlü (s.a.v) bu makamın bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak tarafından şöyle bildirildiğini beyan buyurur: “O öyle bir makam ki, bu makamda öncekiler de, sonrakiler de sana teşekkür ederler, sana minnettâr olurlar. Sen şerefçe bütün yaratılmışların üstünde olursun, istersin verilir, şefaat edersin şefaatin makbul olur. Senin sancağının altında olmadık hiç kimse kalmaz.” (Tecrit Terc. 2/574)
"Ben, kıyamet gününde Âdemoğullarının efendisiyim, ama bu övünmeyi gerektirmez. O gün elimde Hamd sancağı bulunacak, ama bu da övülmeyi gerektirmez. O gün gerek Âdem, gerek diğer bütün Peygamberler benim sancağımın altına sığınacaklardır" (Tirmizî, Menakıb, 1).
Ayrıntılara hiç girmeden, kısaca, bilinmesini istediğim kadarını anlattım. Ancak bazı evrensel sırlar hakkında enteresan keşiflere eriştiğim benim için çok önemli bir rüyadır. Bu rüya aynı zamanda, Makam-ı Mahmud isimli yazımın yazılmasına sebep olmuştu. O yazı ise, neredeyse küçük bir kıyamet kopmasına neden olmuştu. Şimdi bu anlattıklarım da büyük kıyamete sebep olur belki...
İşte böyle canlarım, Allah hayırlara getirsin.. Şimdi bu rüyayı içinizde psikoloji eğitimi alanlar yorumlasın ve şuur altımı çözümlesin bakalım.. Ne tür bir deli olduğum daha iyi anlaşılır belki...? Bazıları deli olduğumdan çok emin, ama ne tür bir deliyim onu pek kestiremiyorlar.. İşte onlara bol bol yorum ve gıybet yapıp, zaman öldürecekleri güzel bir malzeme... Bu onlara son hediyem, iyi tadını çıkarsınlar...